Rağbet ve benimseyiş…
Han Ayvaz Adıgüzel
hanayvazadiguzel@gmail.com
Düşüncelerimizin rağbet kazanması onun benimsenmesi anlamına gelmez. Yani rağbet var ama benimseyiş yok. Peki, neden böyle oluyor? Çıkar ilişkileri! Konu bu olunca yeni sorular gündeme gelir. Denilebilir ki; din, ahlak, namus vb. bunlar bir yanıyla düşünce değil mi, bunların çıkarla ne ilişkileri olabilir? Şüphesiz vardır lakin sadakat imtihanda belli olur.
Düşünceler devlet işleyişinde nasıl kabul edilir? Güçle! Şüphe yok ki bunun adı benimseyiş değildir, korkudur.
Acaba değişimin düşünceyle bir ilişkisi var mı? Değişim farklı dinamiklere sahiptir. Mesela geçim vasıtaları, inanç kodları, tuhaf ilişkiler, vb. Değişimin en büyük saiki paradır. İktidarlar, Cıa’nın ve cemaatlerin kollarına sanki neden atılıyorlar?
İktidarı üstlenmiş hiçbir bürokratın düşünceyle bir ilişkisi olamaz. Kimse kendini herhangi bir düşünceyle vazifeli saymaz. Her ne kadar kendilerini bir düşüncenin taşıyıcıları olarak takdim etseler bile.
Acaba düşünce bir kültür müdür? Değildir! Düşünceli insanlar ve kültürlü insanlar, bunlar ayrı şeylerdir. Toplumun kalkınması için düşünce lazım, birliği ve idamesi için kültür. Şöyle bir olgu vardır: Ortalama insanların hayatında düşüncenin yerini kültür tutar. Kültürün yardımıyla insanlar düşünce dünyasına girmeksizin de günlerini geçirebilirler.
Şöyle bir söz var: “Eğer düşünceyi bırakırsam, insanlık özelliğimi kaybederim!” Böyle düşünen insanlarda vardır. Bunların sayıları azdır. Şimdi bu sayıları az olan insanlar “Eylemi bırak düşünceye bak” mı demek istiyorlar?
Lise çağlarımızda böyle polemikleri çok yaşardık. Mesela: “Düşünen insan mı, iş yapan insan mı” veya: “Önce madde mi vardı yoksa düşünce mi” vb gibi sorular sınıflarda dolaşırdı. Güzel şeylerdi bunlar, aktif yapıyordu bizleri.
Şimdi ise hiçbir düşünceye ihtiyaç duymadan görgü kuralları içinde yaşayabiliriz ve bunun hiçbir sakıncası da yoktur lakin liyakat ve aydın olma bunu böyle kabul etmekte değil, sakıncalı saymakta yatar.
Doktora yapan alimlerin; “Akademik çevre, devletin üvey evlatlarıdır” diye bir sözü vardır. Ne demek istiyorlar yani? Hiçbir düşünce nitelik kazanmadan onay almıyor. Nitelik o düşüncenin karakteridir. Peki üniversite çevrelerinde bir düşünce nasıl karakter kazanır? Filtreden geçerek! Üniversite senatosunun filtresinden geçmeyen düşünce karakter kazanamaz. Böyle olunca da o düşüncenin veya bilimselliğin hiçbir önemi yoktur.
Bakınız ortada acı bir durum var. Devlet filtreye karşı direnen gerçek akademisyenlere üvey gözüyle bakar. Leyleğin yavrusunu yuvadan attığı gibi onları yuvadan atar. Eğer o yavrunun kanatları güçlüyse uçar değilse düşüp ölür. Herhangi bir böceğin yemidir artık o.
Devlet her zaman kendi filtresinden geçmeyen düşünceleri mezarda yaşamaya mecbur eder. İstisnalar hariç bütün devletler aynıdır.
Menderesten bu yana Türk üniversitelerinde garip bir durum yaşandı. Filtreyi devlet değil Feto koyuyordu. Devlet bile Feto’nun filtresinden geçmek zorundaydı ve böylece hiçbir gerçek akademisyen doktor olamıyordu Fetocu olmadıkça. Bundandır Türkiye’de istisnalar hariç hiçbir doktor, doçent ve prof’un alt yapısı yoktur, bilimsellikleri sıfırdır.
Ülkemizde gerçek bilimsel karakter taşıyan hocalar bilimsel ünvanlarını taşımaktan utanç duyuyorlar, ünvanlarını kullanmıyorlar. İşte bir ülkenin çöküşünün alt yapı taşları böyle döşeniyor. Feto bu ülkeyi can evinden vurdu.
-
İran Dışişleri: Güney sahillerine saldırı mutabakatın ihlali
-
Evrensel muhabiri Doğa Baskan tahliye edildi
-
ABD, bir yük gemisine saldırının ardından İran’ı vurdu
-
Türk sinemasının usta ismi Kadir İnanır hayatını kaybetti
-
Rutte’nin İran saldırılarına üs desteği sözleri Tahran’ı kızdırdı, Roma iddiaları yalanladı
-
Reuters: Trump KAAN için 700 milyon dolarlık motor satışını Kongre’ye bildirdi
