Hasan Kanaatlı: İslâm’ın Müthiş Daveti: Düşünme/Tefekkür (1)

-İslâmî Yazılar - 15 Ekim 2026 19:16 A A

Hasan Kanaatlı

h.kanaatli@hotmail.com

YAZAR ARŞİVİ

– “Bir saat düşünme 70 yıllık ibadetten daha hayırlıdır!”  (Hadis)

Gerçekte İslam Peygamberi (s) bu davetiyle, getirdiği dinin yüceliğini ortaya koymuştur! Zira elçi, böyle bir fikri dinlendirmekle, gerçekte düşüncenin önünü açmış ve insana yakışır bir perspektif sunmuştur!

“Bilgi” ile “tefekkür” ün arasında büyük fark vardır! Evet herkesin bilgilenmek için çaba harcadığı doğrudur, faka “bilgi” bize ait bir şey değil, tüm insanlığın ortak değeridir!

“Bilgi” aslında, aynen bir malı alıp depoda istif etmek gibidir. Yani başkalarına ait olan malumatları, kendi zihnimizin bir köşesinde istiflemektir! Zihinde istiflediğimiz o bilgileri alıp kullanmaya başladığımız anda ise, onlar “düşünceye” (tefekküre) dönüşür! Tefekkür/düşünce ise, gerçekte bir “inşa” dır. Dolayısıyla bilgi bir istiftir, o bilginin bize ait olabilmesi için, onu bir şeye dönüştürmemiz gerekir! Başka bir ifadeyle bilgiden; bir iş çıkarılmalıdır!

Bu konuyu şöyle bir örneklendirme üzerinden daha güzel izah edebiliriz:

– “Örneğin ormana gidip tomruk ağaçları kesiyor ve getirip deponuzun bir köşesinde istifliyorsunuz! Kestiğiniz o tomruklardan, bir şeyler yapmanız gerekir, zira onları kesip getirmenizdeki gayeniz, kapı, pencere, dolap vs. gibi birtakım şeyler yapmaktır!”

Bilgi de öyledir! Bizler, elde edeceğimiz bilgilerden bir şeyler üretmek için onların peşince koşarız! Buna Latincede “potential/potenşıl” ya da “potentia” denir, (Türkçesi; potansiyel/kapasite’dir)! Yani düşünce olmadan eylem olmaz! Ben de burada bilgi olmadan tefekkürün olmayacağını söylemek için bu misali verdim!

“Tefekkür” kelimesinin kökü “fikir” dir! “Fekkere”, “Yüfekkirü”, “Tefkiren” ve hüve “Mütefekkir!”

Etimolojik olarak Arapların “fekkere” sözcüğünü ne için kullandıklarına baktığımızda, onu da “Nafeka” gibi kullandıklarını görüyoruz. Arapçada “Nafeka”, “Yunâfiku” ve hüve “Münafık” olarak sarf edilir. “Münafık” kelimesi ise her kes tarafından bilinen bir şeydir!

“Münafık” kelimesinin kökü ve türediği kelime, “Nafeka” dir. Bu kelime Arapçada “tünel” anlamına gelir.

Bilindiği üzere tünelin iki ucu vardır! “Münafık” de, iki yüze sahip olan demektir. Bu da aynı noktaya gelir! Yani her “Münafık” insanın iki yüzü vardır!

“Fekkere” fiilini de şu benzetme üzerinden izah etmek mümkündür: Faraza “kabuğu olan herhangi bir kabuklu yiyeceğin kabuğunu kırmaya, “fekkere” denildiğini düşünelim. Cevizin kabuğunu kırmadaki gayen, daha derinde değerli bir şeyin olduğunu bildiğin için onu kırmadasın! Dolayısıyla “tefekkür” etmek, görünürdekiyle ve önüne konulanla yetinmemek ve daha derinde olan bir şeyin peşince gitmeyi arzu etmektir!

O zaman anlıyoruz ki, cevizin içerisine gitmek için, onun kabuğunu kırmak gerek, o kabuğu kırdıktan sonra da ancak onun içindeki yağı, zarı ve faydalı şeyleri ondan almak mümkün olacaktır! Bu da şu demek oluyor:

– “Bir şeyin tefekkür edilebilmesi için, ilk önce bilgi istiflenmelidir! Yani önce ceviz toplanacaktır, zira tefekkür bilgisiz olmaz. Fakat şayet o bilgi size ait değilse, ondan bir şey çıkmaz, yani onunla “inşa” gerçekleşmez!

“Tefekkür” ile “bilgi” nin arasındaki farkı şöyle bir formülasyon ile açıklamak mümkündür:

– “Örneğin yaşamımızda olması gerekenleri ihya, olmaması gerekenleri de imha etmek için tefekkür lazımdır!

“İhya”; hem diriltmek hem de diri tutmak anlamlarına gelir. Yani bir şeyin diriliğini muhafaza etmek!”

Yaşamda neyi diri tutup neyi imha edeceğimiz hususuna gelince, onu da şöyle bir formülasyon ile izah etmek mümkündür:

– “Kur’an-ı Kerim ve onu insanlara tebliğ eden Hz. Peygamber (s)’den önce dünya var olduğuna ve orada evlilik, alışveriş, ölü gömme, ticari ilişkiler vs. gibi şeylerin tümü bulunduğuna göre, ister Arapların örf ve adetleri olsun, ister başka dinler olsun, yeni din geldiğinde ne kendinden önceki geleneklerin tümünü, “imha” etmiştir ne de “ibka” da bulunmuştur!

“İbka” demek, bir şeyi ebediyeten var kılmak demektir! Yani yeni gelen din, bunların hepsi kalsın da dememiştir imha olsun da dememiştir!

Bizlerin bu ilişkilerin hangisini tutup hangisini atacağımıza gelince; böyle bir basireti kazanmak, müthiş bir şeydir. Nitekim hadiste “müminin basiretinden sakınınız” denmiştir. Yani bilgiyi edinip, onu tefekkür ile kendimize mal ettikten sonra, ondan bir şey inşa edeceğiz. İnşa edeceğimiz o yeni şey, öncekilerden bir kısmını ihya, bir kısmını ise imha etmeyi gerektirir!

Yani siz, yeni bir dünya kuralım dediğinizde, kuracağınız yeni dünyadan, eskilere ait bazı şeyleri çıkarıp atmanız gerekir, onun yerine de daha iyisini ikame etmeniz icap eder. İşte bunun için basiret gerekir!

Şöyle bir dua vardır:

– “Ey Rabbimiz! Bize değiştirebileceklerimiz için cesaret, değiştiremeyeceklerimiz için sabır, bu ikisi arasındakilerin farkını görecek kadar da bir basiret ihsan eyle!”

Bu dua, çok müthiştir! Çünkü; örneğin değiştirmen gerekenler vardır, fakat onu yapacak cesaretin yoktur! Ya da bir zorlukla karşılaşıyorsun, tak geri dönüyorsun. Çünkü sende onu aşacak bir sabır yoktur! Bir de neyi değiştireceğiz, neye sabredeceğiz? Örneğin hayatta neye sabredeceğiz, neye tahammül edeceğiz? Onları bilmek için de basiret gerekir!

“Tahammül” ile “sabır” farklı şeylerdir! “Tahammül”; bir yüke hamallık yapmaktır! Örneğin kendisine sürekli şiddet uygulanan bir kadını düşünelim! Şayet bir kadına; “sana yapılan bu işkencelerin karşısında sabret” denilir ise, o “sabır” kavramını yanlış yerde kullanmış oluruz! Çünkü onun çektiği o işkence karşısındaki bu durumu, “sabır” değil, “tahammüldür!” Zira bütün o şiddeti ve öyle bir adamı, onun sırtına bir hamal gibi yüklemiş olurusunuz ve ölene kadar ona, “bunları çek” diyorsunuz. Bunu diyene de buna tahammül edene de ve buna “sabrı” tavsiyede bulunana da gülüp geçmek lazım!

Daha açık söylemek gerekirse bu durum, bir tür kültüre dönüşmüştür. Yani kadın eşinden şiddeti görüyor, sonra da anne ve babasının yanına gidiyor, onlar da ona akıl veriyor ve “senin yerin kocanın yanıdır!” diyorlar. Oysaki burada karı koca, hukuk, saygı, sevgi vs. diye bir şey yoktur!

Bu kültür, tam da cahiliyet dönemindeki bir müşrik kültürüdür. İşte bu, bir tahammüldür. Burada bunu tavsiye eden her kimse, “sabrın” anlamını bilmeden, ona onu tavsiye etmektedir!

Şayet tünelin ucunda ışık varsa, orada “sabır” olur, şayet yoksa, ona “tahammül” denir! Yani bir şeye sabrettiğinizde, o sabır şayet sizi bir aydınlığa çıkaracaksa, o şeye sabredin derim! Yoksa tahammül (hamallık) etmiş olur ve bu şirk kültürünü sırtınızda taşımış bulunursunuz. Daha açık bir ifadeyle, ona aracı olursunuz!

Şimdi bunu değiştirebilir miyiz ya da buna karşı çıkabilir miyiz? İşte burada bunun için bir basiret lazımdır.

Gerçek bir cesaret gösterdiğimizde elbette ki onu değiştirebiliriz!

Araplar bir kişinin kendisi için yaptığı mücadeleye “cesaret” demiyor! Bu kelimenin kökü “şecaattir!” Batı da buna “Şövalyelik”, Türklerde “Alperenlik” denir. Bu da şu demektir: “Kişi; başkası için bu mücadeleyi yapar, kendisi için değil!” Bunun erdem olması da ondandır!

Şöyle denir:

– “İnsanın doğasında üç güç vardır; bunlardan birisi “gazap” (öfke) gücüdür. “Öfke” gücü, onun hak ve hukuku koruması içindir! Örneğin “5 kişinin, kendilerinden daha zayıf olan birini bir köşeye sıkıştırıp dövdüklerini düşünün! Böyle bir durumda, sizin onu öyle bırakıp ve görmezden gelme ve oradan çekip gitme imkânınız da vardır, onu o 5 kişiyle mücadele edip ellerinden çekip kurtarma imkânınız da mevcuttur! Aslında içinizden bir his size “ona müdahale ediniz” diye bir davette de bulunuyor!

Bu davete “duygu” değil “his” denir. Bu ikisi arasında büyük bir fark vardır! Duyguya İngilizce de “emoshion”, hisse de “feeling” ya da “sense” denir! “Emoshion”, “i- mo-şın” diye telaffuz edilir, “sense” ise “sens” diye okunur. Yani duygu, anlık olarak hissedilir! Örneğin aniden korkarsınız, aniden kaygılanırsınız, birdenbire öfkelenirsiniz ve vücudunuzda değişiklik yaratır. Örneğin bazen aniden korkarız ve tansiyonumuz 15-16-17’ye fırlar. Betimiz ve benzimiz atar! Duygu ve biyolojimizde değişiklikler olur. Fizyolojimiz değişir. Fakat hisler öyle değildir!

Hislerdeki birinci özellik; onlarda bilincin bulunmasıdır! Yani sen, o işe niçin müdahale ettiğini bilirsin. Hak vardır, hukuk vardır, zorbaya engel olmak vardır vs.! Bu, duygu değil, “his” tir! Bu hislerin bizim yapımıza konulmasındaki gaye şudur; örneğin “gazap hissi”; zorbaya “dur” demek için konulmuştur! Bu bazen tekil zorba olur, bazen devlet gücü şeklindeki zorba olur, bazen bir grup diğerine zorbalık eder! Şayet bu his insanın içinde yoksa, bu zorbalara karşı insanlar ilgisiz kalır!

İşte insanın içerisinde bu hislerin (örneğin gazap hissinin) var olmasının nedeni, hakkı korumak içindir. Hakkı korumak için de bu his ortaya çıktığında, buna “şecaat” denir. Yani “Alperenlik”, yahut Şövalyelik ruhu! Çünkü başkaları için kendini riske atıyorsun!

İnsanın içerisindeki ikinci “his”, “şehvet” gücüdür. İnsanlar, bu güç ile “aile” kururlar. Varlığının ve neslinin devamını sağlarlar! Sağlıklı nesiller yetiştirirler vs.

Kısacası; içimizdeki “Şehvet” gücünün doğru bir şekilde kullanımı “iffeti”, “Gazap”; “Şecaati”, dengeli kullanıldığı taktirde “Akıl” da “Hikmeti” doğurur!

Ünlü Kelam alimi Maturidi “Hikmeti” şöyle izah eder:

– “Önümüzde birkaç kelime vardır. Bunlardan birsi “Tenzil” (yani Kuran’ın kendisi), ikincisi “Hikmet” tir!  Hikmet yani; inanan insanların o tenzilden yorumlayıp süzerek çıkardıkları her şey. Çünkü ayet diyor ki, “Kime hikmet verilmişse, kendisine çok büyük bir iyilik yapılmıştır” (Bakara:269)

Maturidi’ye göre “Hikmet”: “Tenzili (yani Allah’ın indirdiği vahyi) alıp vicdan ve sağ duyuyla yoğurmak, oradan elde edilecek ilkeleri (prensipleri) ve yaşama kaynaklık edecek her şeyi alıp hayat tarafına getirmek ve düşünmektir! İşte hikmet budur” der!

Şimdi tekrar geriye dönelim:

– “Dedik ki, şayet bir kelime Arapçaysa, mutlaka onun etimolojisine bakmak lazım!”

Bakınız biraz yukarılarda “münafık” takı “nafek” (tünel) kavramını ele aldık! Yani Kur’an- ı Kerim farenin zemine açtığı tüneli almış, dini bir kavramsallaştırmaya uğratmış ve “münafık” ı oradan türetmiştir!

“Tefekkür” de ise, önüne konulanla yetinmiyorsun, daha fazlasını istiyorsun, daha derinine inmem lazım diyorsun ve kabuğu kırıyorsun! İşte bu kırdığın şey, yalnızca ceviz kabuğu değildir ve yine önüne konulan her şey ceviz değildir. Onun için denir ki “tefekkür”; “Allah’ın, imkanlar alanı olarak insanın önüne koyduğu ne varsa, o imkanları sınırına kadar zorlamaktır!” Diğer bir ifadeyle “tefekkür”; “Allah’ın bu dünyada insanın önüne koyduğu “imkanlar” alanının sınırlarını,insanların sonuna kadar zorlamasıdır!”

Şöyle düşünelim: “2 bin ya da 200 yıl önce, insanların bilim, teknoloji, sağlık vs. gibi bütün bu alanlarda katettiği mesafeyi bir düşünelim! Bu ilerlemelerin tümü, imkanları zorlayarak olmuştur.”

Yani varlığın doğasında imkanlar vardır ve onu açığa çıkaracak insanlara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu iş, bu kadar basittir. Tefekkür işte budur! Örneğin cevizin kabuğunu kıracaksın. İlk karşına çıkacak onun içidir! Fakat başka birisi onunla yetinmiyor, yağını çıkarıyor, başka birisi onun zarını çıkarıyor ya da zarı ayıklıyor. Cevizin içi, başka bir işlem için oradan başka bir yere gidiyor! İşte imkanlar bunlardır. Onun için bilgiye “çok değerlidir” diyoruz.

Fakat bu bilgiler bize ait değildir! Bilgi, başkasının ürettiğidir. O bilgiyi aldıktan sonra, “inşa” ya geçiyoruz.

Kuran’ın insana inşa sürecinde gösterdiği hedef şudur:

– “Âdem babadan bu tarafa dünyada var olan insanlar, iki eylem içerisinde olmuşlardır! Bir kısmı “imar” etmeye uğraşmış, diğer bir kısmı da “imha” etmeğe gayret sarfetmiştir.”

Kuran-ı Kerime’de “imar” kelimesinin karşıtı “ifsat” olarak geçmiştir. Yine Kuran’da dünyayı imar edenler ile ifsat eden grupları açık açık görürsünüz! Yani dünyanın sunduğu imkanları, bir kısım insanlar sonuna kadar kullanıp dünyayı ifsat ediyorlar, onların karşısında imar edenler de aynı gücü gösterir ise, ancak o taktirde ihya etme imkanına sahip olurlar!

Şu anda dünyanın haline bir bakarsak; acaba imar edenler mi daha başarılılar yoksa ifsat edenler mi?

Ünlü Fransız düşünür Jean- Jacgues Rousseau (Jan Jak Ruso) 1750 yılında yayımlanan “Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev” adlı eserinde şunları söyler:

– “Bu kadar bilimsel, sanatsal ve kültürel gelişmenin insanı daha insan yapmadığını, tam tersi ellerinin zincirli olduğunu, fakat zincirlerin çiçeklerle örtüldüğü için görülmediğini söyleyebiliriz.”

Yani insanın zincirli olduğu için görülmediğini söylüyor. “Oysa şu anki elimizdeki insan, esir gelişimini tamamlamamıştır” diyor.  Yani şu andaki bu varlık, insan değildir demek istiyor. Nitekim Kuran-ı Kerim’de de bu kavram şöyle geçer: “İnsanın üzerinden öyle bir zaman geçmiştir ki, insan demeye değmezdi.” (İnsan: 1) İşte o “zaman (!)”, hala dahi bitmiş değildir! Yani insanın insan olduğu belli değildir! Zira bir defa insan kökünde “ünsiyet” vardır. Kuran’da “cin” in karşıtı “ins” tir! “Ben cini ve insi” (Zariat: 56) diyor! Yani dünyadaki varlıklardan bir kısmı insandır ve “ünsiyet” kazanır, yani insan gibi davranır, insancıl davranışın kodlarını normal haline getirir, bir toplum kurar, zayıf olanlarını güvenceye alır ve güven duygusunu geliştirir. İşte bu mükemmel toplumdur. Bir de toplum olmamış cin gibi insanların oluşturduğu yapı vardır! İşte bu, toplum değil, bir topluluktur/güruhtur! Toplum ile topluluk arasında hayli fark vardır!

İnsanoğlunun, “toplum” olabilmesi için aynı ideallerin etrafında örgütlenmesi gerekir. Yine en büyük temelin “insanlık” olması icap eder. O gibi bir toplumda hiçbir insan renk, ırk, din ve ideolojisinden dolayı ötekileştirilmemelidir!

Şu anda insanların inşa ettikleri dünya, elbette ki öyle bir dünya değildir! Dünya imar edilmesi gerekirken maalesef ifsat edilmiştir ve bunun nedeni, kimilerince hala dahi bilinmiyor!

Bence bunun nedeni “karardır!” Örneğin bir mahkemeyi düşünelim! Birisi mahkemeye gidiyor. Davalı, davacı hepsi oradadır. Hâkim bütün tarafları dinliyor ve en sonunda şunu söylüyor:

– “Yaz kızım! Karar: …….

Bu kararı Türk milleti adına yazdırıyor ve yazdırdığı o karar, hukukidir! Hukuki kararlarda hükümler, belli normlarına göre verilir! Orada oturan hâkimin cinsiyeti ve ırkı ne olursa olsun fark etmez. İşlenen suçun niteliği dikkate alınır ve ona göre de karar verilir. Böylece verilen o karar, hukuki bir karar olur!

İkinci bir “karar” daha vardır ve o da siyasi kişiliğin aldığı karardır. Hukuki karar ile siyasi kararın niteliği elbette ki aynı değildir. Alman düşünür Karl Schmitt, monoteizm (Tek tanrıcılık) hakkında hayli yazmış ve Nazilerin arkasında duran en önemli şahıslardan biriydi. O şöyle der:

– “Siyasi karar her zaman hukuki karardan öndedir ve önemlidir! Bütün hukuk ve hükümlerde ve yine bütün yasalarda, siyasi olan takip edilmelidir!”

Peki, bir siyasetçi “siyasi kararı” verirken ahlakı dikkate alır mı?

Karl Schmitt şöyle der: “Siyasetçide ahlak olmaz.”  Bu görüşü, “Machiavelli’nin Prensibi” isimli eserinden hatırlarsak orada şunu der:

– “Bir amacınız vardır. O amacı gerçekleştirmek için her şey mübahtır. Amaç, aracı mübah kılar!”

Örneğin bir davamız vardır. Ona göre biz bu davayı gerçekleştirmek için her şeyi yapabiliriz! Yani bir insanın, başka bir insanı incitmesi mümkün değilken, o adama deseniz ki, “kardeşim davamız için bunun öldürülmesi gerekir! Bu dava bazen kominizimdir, bazen dindir, bazen başka şeylerdir, bakarsınız ki o adam gitmiş, ötekini öldürmüştür!”

Peki bu öldürme kararı hukuki bir karar mıdır? Elbette ki değildir! O halde bu karar “siyasi bir karardır” Onun için deniyor ki, öyle uluslararası hukuka veya mahkemelerin kararlarına, örneğin Lahey uluslararası mahkemelerin verdiği kararlarına, hiçbir şekilde kıymet vermeyin. Çünkü dünya, hukuki kararlarla değil, siyasi kararlarla idare ediliyor! Öyle olunca da dünyanın çivisi çıkmış bir hal alıyor! Defacto (görünen) budur! Yani şimdiki içinde bulunduğumuz dünya böyledir.

 

Devam edecek!

-İslâmî Yazılar - 19:16 A A
BENZER HABERLER