İslâm’da “Nassa karşı içtihat” olur mu?
Hasan Kanaatlı
h.kanaatli@hotmail.com
“Kesin hükümler karşısında şahsi yorum” anlamındaki “nassa karşı içtihat” konusu, İslam alimleri tarafından asırlardır tartışılıp durmakta ve kahır çoğunluk tarafından bunun “yapılamayacağı!” iddiası öne atılmaktadır! Diğer bir ifadeyle fakihler; “bir konu hakkında açık bir dinî metin mevcutken, o konu hakkında akıl yürütmenin ve kendince yorum yapmanın (içtihat) caiz olmadığı” hususunda görüş birliği içerisindeler!
Fakat her ne kadar bunun caiz olmadığı söylenmiş olsa da tarihi kayıtlara bakıldığında, başta Nebi olmak üzere, ona en yakın olan “Râşit Halifeler” de nassın karşısında içtihatta bulunmuşlardır!
Örneğin, birinci halife Ebu Bekir “Redde savaşında” “nassın mukabilinde içtihat etmiştir!
Oysaki “Redde” (irtidat etme, dönme, kendi mensup olduğu dini terk etme) konusuyla ilgili ne Kuran’da ve ne de sünnette herhangi bir hüküm belirtilmemiştir! Hatta nebinin kendi döneminde dahi birtakım insanlar irtidat etmiştir! Fakat nebi onlarla savaşmamıştır!
Nebi döneminde irtidat eden şahıslar iki sınıftı! Bir sınıfı İslam toplumuna zarar veriyordu, diğer bir kısmı ise zararsızdı. Topluma zarar verenlerden birisi de Abdullah b. Übey b. Selül idi. Buna rağmen nebi bununla savaşıp onu ortadan kaldırmamıştır! Çünkü Kuran’da mürteddin öldürülmesi gerektiğine dair bir hüküm mevcut değildir. Kuran: “la ikrahe fiddin/ dinde zorlama yoktur” (Bakara: 256) der! Fakat birinci halife gelip, Redde ehli ile savaşınca, yalnızca onlarla değil, “tüm zekâtı vermeyenler ile savaşıyorum” dedi ve şu ünlü sözünü o zaman sarfetti: “Ant olsun Allah’a, şayet (zekât olarak Allah resulüne verdikleri) devenin yularını dahi bana vermezlerse, ben onlarla savaşırım!”
Fakat nebi döneminde zekât vermek, insanların kendi iradesine bırakılmıştı! Hatta tarihte “Salebe-i Ensari” namındaki Medineli o sahabe hakkında şöyle bir kayıt da geçer:
– “Salebe çok yoksul biriydi. Nebinin huzuruna gelip şöyle bir ricada bulundu: “Ya Resulallah! Dua et de Allah bana biraz servet verme lütfunda bulunsun! Şayet bunu yapar ise, ben o maldan bayağı tasadduk edeceğim!” Onun bu talebi üzerine Nebi onun hakkında duada bulundu ve o adam da hayli zenginleşti! Sürüleri öylesine çoğaldı ki, Medine’nin otlakıyesi onun davar sürüleri için yeterli gelmedi ve o da Medine dışına çıkma mecburiyetinde kaldı!
Zekât ayeti nazil olunca, nebi ona da zekât toplama memurlarını gönderdi. Salebe, gelen memurları reddetti ve şunu söyledi: “Biz kitap ehli değiliz ki cizye verelim! Hayır biz Müslümanız! Nebinin “cizye” diye tabir ettiği ve kitap ehlinden talepte bulunduğu şeyin aynısını siz benden talepte bulunuyorsunuz! Ben de bunu vermiyorum!”
Onun kınanması hakkında ayet nazil olmasına rağmen nebi zekâtı vermeye onu icbar etmedi! Ayet şöyledir:
– “Onlardan bir kısmı da Allah’a ahdetmişlerdi ki, eğer fazlından bize verir ise, elbette tasaddukta bulunacağız ve elbette salih kimselerden olacağız! Derken, Allah onları lütfu keremiyle zengin kılınca cimrileştiler ve yüz çevirerek sözlerinden gerisin geri döndüler!” (Tövbe: 75-76)
Müfessirlere göre bu ayet, Salebe-i Ensari hakkında nazil olmuştur ve görüyoruz ki birinci halife hem mürtetler ile hem de zekâtı vermeyenler ile savaştı, bununla da “nassın mukabilinden içtihat yapmış oldu!” Oysaki halifenin o hareketleri, Kuran’ın nassı ve peygamberin sünneti ile çelişmektedir!
İkincisi; yine ilk halife nassın mukabilinde içtihat ederek Halid b. Velid’i affetti!
Bilindiği gibi Halid b. Velid Ebu Bekir’in emriyle mürtetler ile savaşa görevlendirildi ve “Temim kabilesi” ne mensup olan Malik b. Nüveyre’ nin kabilesi üzerine yürüdü! Elbette ki o kabile Müslümandı ve nebi döneminde İslam dinine girmişti. Halid, gece yarısı bir fırsatını bulup onları gafil avladı ve askerlerine onların tümünü katletmelerini emretti! Onu ve adamlarını öldürttükten sonra da aynı gece Malik’in karısını kendi yatağına aldı!
Daha sonra dönüp Medine’ye geldi. Ömer b. Hattap Halid’in yaptığı bu işten dolayı çok öfkeliydi! Dedi ki, “ant olsun, seni zina ettiğin için recmettireceğim!” Böylece de onun bu durumunu dönemin halifesi Ebu Bekir’e haber verdi! Halid b. Velid’ e had uygulanması gerektiğini, zira hem müminleri suçsuz yere katlettiğini hem de aşiret reisinin karısıyla zina ettiğini bildirdi! Fakat Ebu Bekir Halid’i affetti ve onun “Allah’ın yalın kılıcı” olduğunu öne sürdü!
Peki, Ebu Bekir bunu nasıl ve neye dayanarak affetti? Çünkü Ebu Bekir’in Halid’i affetmesi hem Kuran nassına aykırıydı hem de adalet ve aklın hilafınaydı! İşte bu, Allah ve resulüne en yakın olan bir halifenin nassa rağmen yaptığı içtihattı!
İlginç olan şu ki Şiiler, bu olay (Halid olayı) üzerinden Ebu Bekir b. Ebu Kuhafe’ yi suçlayıp dururlar! Oysaki nebi de önceden bu şahsı affetmişti! Zira Nebi, Halid b. Velid’ i Mekke’nin fethinden sonra etraftaki kabileleri İslam’a davet etmesi için görevlendirmişti. Halid’in İslam’a davet ettiği kabilelerden birisi de “Cezime kabilesi” idi. Onlar, onun bu davetini kabul edip Müslüman oldular. Halit de onların silahlarını bırakmaları gerektiğini ve bıraktıkları taktirde de güvende olacakları sözünü verdi. Onlar da Halid’in sözüne inanıp, “nasıl olsa Müslüman kardeşimizdir, verdiği sözü tutar” düşüncesiyle silahlarını bıraktılar! Halid, cahiliyet dönemindeki onlar ile olan düşmanlığını hatırlayarak ani bir saldırı ile, (hatta kimi rivayetlerde onlarla cemaat namazı kıldıkları bir esnada) birden onların gafletinden yararlanıp hepsini esir aldı ve askerlerine onların tümünün öldürülmesini emretti. Fakat askerlerinden bir kısmı onu dinlemeyip 30 ya da 40 kişiyi serbest bıraktı!
Peygamber bu olayı duyduğunda Halid’in bu yaptıklarına çok üzüldü ve ellerini havaya kaldırıp üç kez: “Allah’ım! Ben Halid’in bu yaptıklarından beriyim!” diye yakardı! Ve öldürülenlere tazminat ödemesi için imam Ali’yi görevlendirdi!
Yani nebi cahiliye döneminde bir müşrik kabile ile tartıştığında onların üzerine müfreze gönderir ve onlarla savaşırdı. Fakat Halid’in katlettiği “Cezime kabilesi”, onun kendi davetiyle İslam’a girmiş ve onunla birlikte de namaz kılmışlardı! Buna rağmen Halit, cahiliye döneminden kalma düşmanlığını hatırlayıp ve onların gafletinden de yararlanarak tümünü esir almış, sonra da büyük bir kesimini katlettirmiştir! Buna rağmen nebi Halit’i affetmiştir! İşte Şii alimlerin, nebinin bu sünnetine iyi dikkat dip, Ebu Bekir’i ona göre yargılamaları gerekir! Çünkü nebinin kendisi önceden Halid b. Velid’ i affetmiş ve onun aynısını da Ebu Bekir yapmıştır! Bundan ortaya çıkan sonuç şudur: “Hükümler, toplumsal ihtiyaçlara göre belirlenir!”
Ben, bu türden içtihatların yalnızca Hz. Nebi ve Ebu Bekir döneminde değil, hatta imam Ali’nin kendi hilafeti döneminde de yapıldığını birazdan izaha çalışacağım!
Ona geçmeden önce şunu belirtmem gerekir ki, kimi Şii ve Sünni din adamları, çoğu zaman gerçekleri insanlardan saklamaya çalışıyorlar! Şiiler Ehl-i Beyt imamları, Sünniler ise halife ve sahabeler ile ilgili, kimi gerçekleri halktan gizlemekle büyük hata yaptıklarını fark etmiyorlar! Örneğin Şiiler imam Ali ile ilgili bu gerçeği şu şekilde gizlemeye çalışıyor ve diyorlar ki, üçüncü halife Osman b. Affan’ı öldürenler Amr b. Hamik el-Huzai, Muhammed b. Ebu Bekir, Kinane b. Bişr el- Huzai, Sudan b. Humran el- Muradi gibi şahıslardır!
Peki denilmez mi ki ya Ali! Sen halife olduktan sonra neden Osman’ın kanını almadın? Onun kanı neden heder oldu?
Şayet Osman ölümü hakkettiyse, peki onu neden müdafaa ettin? Çünkü Şiilerin iddialarına göre, imam Ali (as) Osman’ı müdafaa etti ve sürekli imam Hasan ile imam Hüseyin’i onun kapısına dikti! Çünkü Osman’ın evi kuşatma altındaydı ve isyancıların onun evinin kapısından içeri girmelerine imam Hasan ile imam Hüseyin engel oluyorlardı! İmam Ali’nin en büyük insani özelliklerinden birisi de Hasan ile Hüseyin’i Osman’ın kapısına gönderip onu savunması oldu! Demek ki halifelerin tümü de nassın mukabilinde içtihatta bulunuyorlarmış!
Sünniler ise halifeler ve özellikle de halife Ömer b. Hattab ile ilgili, onun nassın mukabilinde hem de birçok kez içtihatta bulunduğunu gizlemeye çalışıyorlar! Oysaki halife Ömer b. Hattab şu üç yerde nassın mukabilinde içtihatta bulunmuştur:
1-Ömer b. Hattab, Muhacirler ile Ensar arasında ikram yönünden, ilk ayrımcılık yapan şahıstır! Her zaman Muhacirleri Ensar’ a tercih ederdi! Yani devletin gücü arttıkça, Ömer de Ensar’a nispeten Muhacirlerin ekonomik gücünü daha fazla artırır ve böylece de onlar arasında ayrışma yoluna giderdi!
2-Ömer, sekiz sınıf insandan biri olan “müellefetü’l- Kulub (Kalpleri ısındırılan) (Tövbe; 60) kesimin, zekâttan tüm haklarını iptal etti ve dedi ki: “Evet, bir zamanlar Müslümanlar zayıftı! Müşriklerden Müellefetü’l- Kulub olanlar, savaşlarda Müslümanlara yardımcı oluyorlardı, fakat şimdi artık Müslümanlar güçlendi, dolayısıyla artık onların yardımlarına ihtiyaçları kalmadı!”
Halifenin, onların haklarını iptaldeki gayesi, sistemin artık güçlü olduğunu vurgulamaktı! Yani demek istiyordu ki, nebi zamanda biz onlara muhtaçtık, çünkü zayıftık! Ama şimdi güçlüyüz! Oysaki Kuran’ın kendisi der ki, zekâtın verilmesi gereken yerlerinden birisi de “müellefetü’l-Kulub/Müşriklerin kalplerini İslam’a ısındırmak” tır! Fakat Ömer gelip, bu nassın mukabilinde içtihat yaptı ve kendi görüşüne göre hareket etti!
3- Ömer’in, nassın mukabilinde içtihat ettiği yerlerden biri de “iki muta” konusudur. Ömer, kendi şahsi görüşüne dayanarak bu mutaların ikisini de iptal etmiştir! (Bunlar; Hac mutası ile Nisa mutasıdır! Hac mutası; hac için ihram giydikten sonra onu, umre haccına niyetlenmek ve umre haccı olarak yerine getirmektir! Nisa mutası ise, bilinen şeydir!)
Ömer, muta konularını iptal edince şu ünlü sözünü sarfetmiştir: “Resulullah döneminde yürürlükte olan o iki mutayı ben yasaklıyorum ve onları yapanları cezalandıracağım!” Yani peygamber zamanında bunlar helaldi, fakat ben bunları haram ediyorum!
Halife Osman b. Affan’a bakıyoruz, o da bir noktaya kadar nasların mukabilinde içtihatta bulunmuş ve bundan dolayı da Müslümanlar onun aleyhine kıyam edip onu öldürmüşlerdir! Yoksa nasların öngördüğü doğrultuda hareket etseydi, onu kimse öldürmezdi!
Kimi rivayetler göre Osman, Afrika bölgesinden topladığı tüm humus vergisini kendi akrabası olan Mervan b. Hakem’ e veriyordu! Yine kabilecilik yapıp Emevîlerin fasıklarını kendi etrafında toplamış ve ümmetin başına musallat kılmıştı! Ayrıca onların tümüne, devletin yüksek makamlarında payeler vermişti. Aynen günümüzdeki kimi Şii Müçtehitlerin kendi yakınlarını etrafında toplayıp humusu onların emrine bırakması gibi, bunların yaptıkları da aynen Osman’ın yaptıklarına benzemektedir!
Hasılı Osman’ın bu durumu karşısında Müslümanlar ona baş kaldırmış ve onu öldürmüşlerdir!
Şiiler der ki, bunlar (halifeler) Kuran’a sadık kimseler değillerdi! Peki sormak lazım: “Acaba imam Ali’nin Allah tarafından nas ile tayin edildiğini ve nebinin onu Gadir-i Hum’ da nas ile tayin ettiğini öne sürmüyor musunuz? Peki imam Ali’nin tayini şayet nas ile yapılmış ise, o halde acaba imam Ali, biati kabul etmeğe neden karşı çıkıyor ve şöyle diyordu; “benim vezir olmam, size emir olmamdan daha iyidir! (Bu sözü Nehcü’l- Belağa kitabında da geçiyor!)
Tarihin kayıtlarına göre Müslümanlar biat etmek için tam üç gün imam Ali’nin evini muhasara altına aldılar, buna rağmen imam onlara hep şunu söylüyordu: “Ben biati kabul etmiyorum!”
Peki ya Ali! Şayet Şii din adamlarının dediği gibi sen Allah tarafından nas ile tayin edilmiş isen, neden nassın mukabilinde içtihat ediyorsun ve “hayır, ben halife olmak istemiyorum” diyorsun? Oysaki Allah seni bu işe tayin etmiştir! Nasıl oluyor da “bırakın beni, benim vezir olmam, size emir olmamdan daha hayırlıdır” diyorsun? Oysaki (Şii din adamlarına göre) şayet Allah seni bu işe tayin etmiş ise, sen kendi başına buyruk olamazsın!
Osman’ın öldürülme hadisesi de öyle! Yani şayet haklı olarak Osman öldürüldüyse, peki sen neden onu savundun? Şayet haksız yere öldürüldüyse, onun katillerinin ölümüne hükmetmen gerekmez miydi? Katillerini kısas etmek için neden Osman’ın yakınlarına ya da yakınlarından olan Muaviye’ye yetki vermedin ve “Osman’ın kanlı gömleği” diye meşhur olan o gömlek ile Muaviye’ye, onun hakkını savunma imkânı verdin? Böylece de Muaviye Osman’ın o kanlı gömleğini bayraklaştırdı ve “ben, onun kanını almak için onun velisiyim” dedi! Şayet imam Ali ona bu fırsatı vermeseydi ve kendisi ya da onun velisine onun katillerini öldürme fırsatı tanısaydı, Muaviye bu işi bayraklaştırabilir miydi? Katillerin öldürülmesi hususunda da Kuran şöyle buyuruyor:
– “Haklı olmadıkça Allah’ın haram ettiği cana kıymayın ve kim, zulümle öldürülürse mirasçısına, öldürene karşı bir kudret ve salahiyet verdik, ancak öldürmede aşırı gitmemeli; Şüphe yok ki yardıma da mazhar edilmiştir!” (İsra :33)
Peki, Osman’ın çocukları yok muydu? (Tarihi kayıtlara göre dokuz oğlu altı ya da yedi tane de kızı vardı!) Yakınları yok muydu? Oysaki yakınlarından birisi de Muaviye idi! O Taktirde Kuran’ın emri gereği onlara haklarının verilmesi gerekmez miydi? Dolayısıyla demek oluyor ki, burada imam Ali nassın mukabilinde içtihat etmiştir! Yani nas mevcut idi, fakat imam Ali nassın mukabilinde içtihatta bulunmuştu! Çünkü katilleri teslim etmek maslahat değildi ve bu konuda imam Ali haklıydı da! Çünkü şayet Osman’ın katillerini teslim etseydi, isyancı ve Osman’ın aleyhine baş kaldıran o kesim ve yine imam Ali’ye biat edenlerin tümü, bu sefer de imam Ali’nin aleyhine baş kaldırıp, ortada hiçbir şey bırakmayacaklardı!
-
Sanatçı Ferdi Atuner hayatını kaybetti
-
Merkez Bankası nisan ayı faiz kararını açıkladı
-
İran: Hürmüz Boğazı’nda iki gemiye el koyduk
-
Papa 14. Leo, Ekvator Ginesi’nde ‘iktidar hırsı’ ve eşitsizliği kınadı
-
Ursula Von der Leyen’in Türkiye açıklaması krize yol açtı
-
Kiev: Zelenskiy ve Putin Türkiye’de görüşsün
