Tuğçe Tatari: Türkiye’de “aile”, Türkiye’de “çocuk” kutsaldır derler…
Tuğçe Tatari
tugcetatari@gmail.com
Akademik literatür mesleki eğitimin iyi bir pedagojik bakış açısıyla, denetlenen, gönüllülük esasına dayanan, çocuk haklarını önceleyen biçimde yürütülebileceğini söyler. MESEM ise bu unsurların neredeyse hiçbirini barındırmamaktadır. Bu nedenle MESEM’e bir eğitim modeli denemez. Hatta bu, bir eğitim politikası değil, bir sosyal politika krizidir!

Bu, en büyük yalanlarımızdan biridir.
Bu topraklarda kutsallığınızın miktarını; kimin çocuğu olduğunuz, hangi aileye mensup olduğunuz, ekonomik imkânlarınız ve statünüz belirler.
Bunlar kendi kendime çıkardığım sonuçlar değil. Devletin bize defalarca hatırlattığı bir bakış açısı!
Bu hatırlatmanın en canlı örneği ise MESEM ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın gençlere yönelik “yeni planları”dır.
Biliyorsunuz, bir süredir Millî Eğitim Bakanı’nın “mecburi eğitim süresini düşürme” arzusu gündemde. Bu fikrin ardında, çocuk yaşta çalışmanın -daha doğrusu çalıştırılmanın- önünü yasal olarak açma isteği yatıyor.
Buna itiraz edecek olana hemen göstermek gerekir:
İşte MESEM (MEB Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak faaliyet gösteren Mesleki Eğitim Merkezleri) meselesi kabak gibi ortada!
Türkiye’de eğitimin, kurumların, eğitimcilerin ve “okumak” fikrinin bile içinin boşaltıldığı; gençleri ve çocukları ileriye hazırlayan, ülkeye katma değer sağlayacak, geleceği şekillendirecek bireyler yetiştirmeyi hedefleyen devlet politikalarından çok çok uzaktayız artık.
Oysa bir ülke en kestirme yol olarak, çocuklarına ve gençlerine sunduğu olanaklarla değerlendirilir. Gelişmiş medeniyetlere baktığınızda, gençlerin yaratıcılığını, yeteneklerini ve güçlü yanlarını destekleyen sistemler görürsünüz. Uyumsuz, zorlanan, farklı gençleri ise kaybetmek yerine kazanmaya yönelik programlarla karşılaşırsınız.
Bizde ise; devlet, imkânı olmayan ailelerin çocuklarına ve gençlere, sermayenin ucuz iş gücü ihtiyacını karşılayacak, istihdam oranlarını yükseltecek, “parası olmayan okumasın, çalışsın” diyen bir zihniyetle yaklaşmaktan çekinmemektedir.
Bir anne olarak, bir gazeteci olarak, insan hakları için mücadelesinde söz kurma çabasında olan bir birey olarak, MESEM projesini hayata geçiren bir ülkenin vatandaşı olmak da çok zor!
Bakınız, MESEM konusu son dönemde sıkça gündemimizde.
Peki neden?
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, MESEM’i ve MESEM’li bazı çocukların iş cinayetinde hayatını kaybetmesini protesto ettiği için darbedilerek ve ters kelepçeyle gözaltına alındı.
Yaşıtlarının ve arkadaşlarının ölümüne, MESEM projesine itiraz eden gençler ise tutuklandı.
Oysa bunlar yaşanmadan önce de toplumun duyarlı bir kesimi, MESEM’li çocukların iş yerlerinde işkenceye uğramasına, iş güvenliği önlemleri alınmadan çalıştırılıp yaralanmalarına / ölmelerine yönelik eleştirilerde bulunuyordu. Hatırlarsınız, çok kısa bir süre önce ustası tarafından makatına hava basılan çocuk ölmüştü.
Belki hatırlarsınız; gençlik üzerine bir çalışma yapmakta olduğumu daha önce de söylemiştim. Gençlere bakıp Türkiye’de genç olmayı sorgularken MESEM’li gençleri es geçmek imkânsız. Bu kapsamda birkaç MESEM’li gençle de konuşmuştum.
Durumun acı ve vahim tablosuna maalesef hâkimim.
Özetle: MESEM, bir nesli kaybetmenin; çocukları ve gençleri sadece ucuz iş gücü olarak görmenin; devletin geleceğe ve gençlere dair hayallerinin çöküşünün bir özeti gibi…
“Dindar nesil yaratma” hayalinden köleliği yasallaştırmaya savrulmanın resmi gibi!
Bu bağlamda bakınca, Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in protesto edilmesi de eleştirilmesi de son derece normal. Çünkü adına MESEM denen bu “şey”, tam anlamıyla yasal çocuk işçi çalıştırma formülü.
Çocuk işçiliğini yasal bir statüye getirirken, bu çocukların çalıştırıldıkları alanlardaki güvenliği, sağlığı ve iş güvenliğini asla önemsemeyen; adına “kölelik” deseniz abartmış olmayacağınız bir yapı…
Çoğu maddi imkânsızlıklarla boğuşan ailelerin okul yerine çocuğunu yazdırmayı tercih ettiği; kimi “okula uyumsuz, yaramaz” olduğu için okuldan alınıp verildiği bir “kurum.”
Eskinin meslek liselerinin dönüştürülüp yerine çocukların suistimal edildiği bir sistem.
Haftanın dört günü çocukların iş yerinde çalıştırıldığı, sadece bir gün sınıfta eğitim aldıkları iddia edilen; ancak o eğitimin de çoğu zaman eksik veya hiç verilmediği bir yapı.
Sanayi siteleri, inşaatlar, kuaför salonları gibi çırak çalıştırılan, ağır beden gücü gerektiren alanlara 14–15 yaşındaki çocukları ucuz işçi olarak devlet gönderiyor; maaş ve sigortanın büyük kısmını da devlet ödüyor.
İşverenler çoğu zaman kendi payına düşeni dahi ödemiyor ya da eksik ödüyor.
Çocuklar ağır ve tehlikeli işlerde uzun saatler çalıştırılıyor. Denetim yok denecek kadar az.
Çocuklar işverenin insafına terk ediliyor. Şiddet ve istismar ihtimali her an kapıda!
Çocukları “çırak” ile “işçi” arasındaki muğlak bir kategoriye yerleştiriyorlar ve sabredenin kalfa, sonra usta olacağı bir gelecek vaat ediyorlar.
Görüştüğüm (14 yaşında) MESEM’li bir fırın ‘çırağı’nın, saatlerce sıcak fırının önünde ayakta durmasından, tonluk un çuvallarını sırtlamasından, ustalarından gördüğü kötü muameleden ve fırına ekmek almaya gelen insanların onu fark etmemesine duyduğu öfkeden bahsettiğini hatırlıyorum. O kadar anlaşılır bir öfke ki…
Sınıfsal eşitsizliğin daha da derinleştiği, uçurumun iyice açıldığı burada kendini belli ediyor. Kimi özel okullar milyonlarca lira karşılığı okutacağı öğrenciye ‘müşteri’ gözüyle bakarken kimi çocuk ailesinin kararıyla işçi oluyor!
Bu, bir ülkenin çöküşünü anlatan “proje” olmanın ötesinde; Türkiye’nin tarafı olduğu -BM Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi- sözleşmelere de aykırı. Ülkenin politik perspektifini, emek ve emekçiye yaklaşımını, çocuk haklarını ve eğitim anlayışını açıkça ortaya koyuyor.
Bugüne kadar çocuk hakları ve insan hakları üzerinden tartıştığımız MESEM konusu, artık çocuklar açısından yaşamsal risklerin net biçimde ortaya çıktığı bir fiyaskoya dönüşmüş durumda.
Bu, birçok hak ihlalini içeren fiyaskonun yarattığı can kayıplarının önemsenmemesini; projenin sürdürülmesinde ısrar edilmesini anlamamalı, kabul etmemeli ve bu konuya yüksek sesle tepki vermeliyiz.
Sonuç olarak, akademik literatür mesleki eğitimin iyi bir pedagojik bakış açısıyla, denetlenen, gönüllülük esasına dayanan, çocuk haklarını önceleyen biçimde yürütülebileceğini söyler. MESEM ise bu unsurların neredeyse hiçbirini barındırmamaktadır.
Bu nedenle MESEM’e bir eğitim modeli denemez. Hatta bu, bir eğitim politikası değil, bir sosyal politika krizidir.
Uygulamayı, çocuk ölümlerini protesto eden gençleri tutuklayarak düzelmiyor bu işler!
Not: MESEM’i detaylı incelemek isteyen okurlara bağımsız gazetecilik yapan meslektaşların çalışmalarına bakmalarını öneririm. Bunlardan biri de MESEM konusuna ilk değinenlerden Filiz Gazi’nin hazırladığı üç serilik haber dosyasıdır.
-
İran’daki protestolarda can kaybı 2 bin 500’ü aştı
-
Grönland Başbakanı Nielsen: ‘ABD’yi değil Danimarka’yı seçeriz’
-
Cahit Kılıç: Dünyamızı Kirletenler…
-
Erkan Saltan: Merhaba sabah…
-
Rusya’dan Ukrayna’ya dört günde ikinci büyük bombardıman
-
UNICEF: İsrail, ateşkese rağmen Gazze’de 100’den fazla çocuğu öldürdü
