Zeynep Altıok Akatlı: Kültürel erozyona karşı direniş

-Konuk Yazar - 5 Eylül 2025 11:37 A A

Zeynep Altıok Akatlı

@zeynabelle

Kültür, çoğu zaman sadece sanat ya da eğitimle özdeşleştirilir. Oysa kültür bundan çok daha fazlasıdır: Bir toplumun algılama biçimi, kavrayışı, belleği, aidiyet duygusu, yaşamla kurduğu ilişkidir. Kültür; bilimle, sanatla, geleneklerle, değerlerle yoğrulan, insanı insan yapan birikimdir.

Bugün yaşadığımız kültürel erozyon, tam da bu çok boyutlu anlamı hedef alıyor. Sistemli biçimde yürütülen kültürsüzleştirme politikaları; sorgulamayan, hakkını aramayan, belleksiz ve köksüz bir toplum yaratmayı amaçlıyor. Eğitimden bilime, medyadan sanata kadar her alanda üretilen bu yıkımın ardında sömürüye dayalı bir çıkar düzeni ve iktidar baskısı yatıyor. Çünkü belleğini kaybetmiş bir halk, haklarını da unutmaya meyillidir.

Kültür aynı zamanda aidiyettir. İnsan, ait olduğu topluma, coğrafyaya, dile, müziğe ve tarihe kültür aracılığıyla bağlanır. Bu bağ koparıldığında toplumsal çözülme başlar. En kolay kışkırtılan, yönlendirilen ise cehalettir. Cehalet, yargısız infazı kendine hak görür. Hele bu “kutsal bir amaç” için köpürtülürse kötülük örgütlendiğinde, kendisini ezenin, dövenin sopası olur.

∗∗∗

Türkiye’nin yakın tarihine kara bir damga vuran AKP iktidarı, yalnızca siyaseti, hukuku, ekonomiyi değil, aynı zamanda kültürü ve toplumsal hafızayı da derinden sarsan bir süreç yarattı. İktidarın “tek tip insan” arayışı; sanatı, edebiyatı, yaşam biçimlerini ve toplumsal çeşitliliği hedef alıyor. Kültürü yalnızca sanatın incelikleri ve kapsayıcılığıyla değil, başka boyutlarıyla da düşünmek gerek. Şiddet de bir kültürdür; baskı, linç, kutuplaştırma da öyle. Bugün ülkemizde egemen olan bu kültür, sokak hayvanlarından zeytin ağaçlarına, ormanlara değin yok edişi örgütlemekle kalmıyor; olağanlaştırıyor. Her şeyi metalaştırıyor, fiyatlandırıyor. İşbirlikçilik böyle yayılıyor. Sanatçının, siyasetçinin bile borsası çalışıyor. Şiddet kültürü, taraflar yaratarak zift gibi yayılıyor. Cumhuriyet’in ortak değerleri birer birer aşındırılırken “biz” duygusu da zayıflatılmak isteniyor.

İşte bu girdabın içinde bile isteye teşvik edilen nefret kültürü, akıl almaz biçimde aydınları, muhalifleri, sivil toplumu da enfekte ediyor. Derin kamplaşma, tek doğrulu ve birbiriyle kavga eden “aydınlar” üretiyor. İktidarın baskılarına, yanlışlarına muhalif olanlar; birbirlerinin muhalifi olmanın esaretinde sıkışmış bir halde iktidarın diliyle, yöntemleriyle ve normlarıyla muhalifi oldukları kültürü yeşerten vitamine dönüşüyorlar. Onlar birbirini eritirken iktidar da kendini hedeften sıyırıyor; adımlarını sağlamlaştırırken bu kez bu kamplara malzeme üreterek horoz dövüştürüyor.

Geçmişte edebiyat çevrelerinde, sanatsal ortamlarda karşıt görüşlerin düşünce zemininde yarattığı tartışmalar polemiklere dönüşür, yeni yollar açardı. Fikir dergileri, eleştiri yazıları, kültür ve sanat programları insanları tazelerdi. Kendini sorgulamak erdemdir. İnsanı, düşüncelerinin karşı tezini yine kendi üretmeye yönelten verimli okumalar, başkalarının perspektifiyle sanatın boyutlandığı tartışmalar hep kapalı kapıların anahtarıydı. Bugün vasat, sığ tartışmaların saldırganlığında koca bir ömür birikimi; talihsiz bir cümleyle, farklı bir yorumla bir anda popülizmin ve linç kültürünün nefret yağmurunda rogar kapağından akıp gidebiliyor. Kimsenin hukuk boyutunda bir itirazı anlamak için bile ne dendiğine kulak vermeye sabrı yok. Bin yıldır hak savunanın kendisini şaşırtan ya da onaylamadığılbir düşüncenin kaynağını, dürtüsünü, sebebini anlamaya tahammülü yok. Herkesin kendi doğrusu tek; karşı her görüş külliyen çöp. Kavga, hedef alma, hedef gösterme, hakaret ve aşağılama nedense kültür yaşamına yön vermeye iddialı kişiler için bile şehvet ve iştah kabartan sıradan bir dışavurum hâline geliyor. Minguizzi cinayetinde “adil yargılama”, çocuk hakları ya da kadın cinayetlerinde dünya lideri ülkede kadına yönelik tacizin, şiddetin ifşası ve ifşa ile yargısız infaz arasındaki gri çizgiyi işaret eden bir fikir insanların, ömrünce karşısında durdukları, belki uğruna bedel ödedikleri savununun faili, müsebbibi, neredeyse en kötü kahramanı ilan edilerek lânetlenmesiyle sonuçlanıyor.

∗∗∗

Kültürel erozyonun en acı yönü, bilgiyi, olguyu ve toplumsal hafızayı silme girişimidir. Oysa toplum, belleğini kaybettiğinde kimliğini de yitirir. İşte bu yüzden, direniş sadece sanatın ya da edebiyatın değil, bir bütün olarak yurttaşlık bilincinin mücadelesidir. Son dönemde solun, muhalefetin, siyasi partilerin, kültür insanlarının, sanatçıların kendi aralarında karşıt kamplara sürüklendiklerinin farkına vararak düşüncenin çok boyutlu ufkunda temizlenmeye, iyileşmeye, sakinleşmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

İktidarın buyruğu, toplum vicdanını, hafızayı yok etmeye yetmez. Çünkü kültür, halkın direncidir. Ama neye direndiğimizi, neyle mücadele ettiğimizi unutacak kadar kültürsüzlük ve popülizmin kolaycı ve ucuz argümanlarına kapılırsak yeniliriz. Çünkü savaşamayız. Örgütlü gücümüzü, sivil dayanışmayı yitiririz. Bir süre sonra neden ve sonuç yorumlayamaz hâle düşeriz. Her şey tek düzlemli, tek renkli, tek sesli hâle gelir.

O yüzden bugün bizim önemle yeniden inşa etmemiz gereken şey kültürdür. Barış kültürüdür. Dayanışma kültürüdür. Eleştirel düşünme kültürüdür. İnsan haklarına saygılı, çok sesliliği değer bilen, toplumsal hafızayı onaran bir kültür…

Kültürel erozyona karşı verilen mücadele, aslında hayatın ta kendisini savunmaktır. Bu, insanın kendi varlığını, özgürlüğünü ve geleceğini savunmasıdır. Sanatı, sözü, özgürlüğü, dayanışmayı ve belleğimizi onararak “biz” diyebildiğimiz bir gelecek için bunu kendimize, topluma ve yarına borçluyuz. Buna mecburuz.

 

Kaynak: birgun.net

-Konuk Yazar - 11:37 A A
BENZER HABERLER