Yakovenko: Amerika nereye gidiyor? Hegemonyanın sonu mu yoksa bilinçli kıyamet mi?

-Analiz - 28 Nisan 2026 14:18 A A

 

Netanyahu’nun Trump’ı tuzağa çektiğinin ABD’de giderek daha fazla dillendirildiğine dikkat çeken Yakovenko, Washington’un alacağı olası kararların hegemonyanın sonunu getirebileceği uyarısında bulundu.
*
Rossiya Segodnya Medya Grubu Genel Müdür Yardımcısı ve Rusya Güvenlik Konseyi Bilim Konseyi üyesi Aleksandr Yakovenko, ABD’nin Ortadoğu’daki politikasına tarihsel perspektifte bakarak Washington’un nasıl bir yol ayrımında olduğunu anlattı.

Yakovenko, Sputnik için kaleme aldığı makalesinde şu tezlere yer verdi:

“Tuzak kelimesi, Benyamin Netanyahu’nun yönlendirmesiyle Donald Trump’ın İran karşısında içine düştüğü durumu tarif etmek için Amerika’da giderek daha sık tekrarlanıyor. Ancak daha doğru bir ifadeyle bu durum, Amerikan çıkarlarının formüle edilme sürecinin İsrail’e sıkı sıkıya bağlanmasından kaynaklanıyor ki orada son 10-15 yılda siyasi bir radikalleşme yaşandı. Bu tuzak, modern Amerika için ölümcül bir hal almış görünüyor. Washington, Tel Aviv’in Gazze ve Lübnan’da davrandığı gibi davranamaz: O takdirde aralarındaki fark geri dönülemez bir şekilde silinecek, yani İsrail Amerika’nın seviyesine yükselmeyecek, aksine Amerika İsrail’in boyutlarına küçülecektir. Amerikan müesses nizamının ve bizzat İran hattındaki sürece dahil olan askerlerin farkında olmamasının imkansız olduğu riskler işte bunlardır. İsrail’de bile kabul edildiği üzere, bu dalga üzerinde İsrail ‘Amerika’yı kaybediyor’.

Devrim Muhafızları Ordusu ile karşı karşıya kalan (ülkenin siyasi liderliğini yok etme bahsine girilmesinin bir sonucu olarak) Washington, İran siyasi sisteminin bu askeri kolunu, onlarla dolaylı müzakerelere girerek meşrulaştırmak zorunda kalıyor. Üstelik Amerikalılar tarafından terör örgütü ilan edilen bu kol, eline geçen bu tarihi fırsatı kaçırmamakta kararlı görünüyor: Sadece Ortadoğu’daki Amerikan merkezli düzene değil, ABD’nin küresel hegemonyasına da tek başına son vermek isteyen ve tırmanma eğilimine sahip bir güçten bahsediyoruz. Kaderin Tahran’a, modern zamanların Golyat’ı ile olan bu düelloda kadim Davut rolünü biçeceğini kim bilebilirdi!

Teknik düzeyde, 70’lerin ilk yarısındakine benzer bir durum şekilleniyor: O dönemde Washington altın standardından vazgeçmiş ve 1974 petrol krizini, dünya piyasalarında petrol fiyatının dolarla belirlendiği ve Amerikan para birimine yapay bir talep yaratan ‘petrodolar‘ sistemini getirmek için kullanmıştı. 70’lerin tamamı boyunca ABD, en ağır ekonomik krizlerden birini yaşadı. Haklı olarak İran’ın nükleer bombası olarak adlandırılan Hürmüz Boğazı’nı kapatması durumunda Tahran, Amerikan ekonomisi için felaket sonuçları olacak küresel bir resesyonu tetikleyebilir ve petrodolar sistemini tamamen tasfiye edebilir.

Çin zaten Körfez’deki Arap ülkelerinden yuan ile petrol almaya başladı ancak şimdi enerji yapılarının yıkılmasından sonra (ki bu yeni bir askeri çatışma dalgasında topyekûn olabilir), bu ülkelerin yeniden yapılanma ve barış zamanı standartlarında bir yaşam sürmek için o dolarlara ihtiyaçları kalmıyor. BAE, Amerikalılardan bir Fed takas (swap) hattı talep etti, aksi takdirde yuan’a geçmek zorunda kalacaklar ki bu, Pekin’e doğru stratejik bir kayma, yani “Elveda Amerika!” demekten başka bir şey değildir. Kişisel bir şey değil! Her şeyin —hem gerçek hem de mecazi anlamda— kum üzerine inşa edildiği ortaya çıktı. Öyleyse neden tüm bunlar riske edildi?

Washington bir seçimle karşı karşıya: Ya İran’a karşı, çatışmanın sonucunun nihai olması gerektiğini bilen ve bu yüzden diplomasisiz, tamamen askeri bir çözüm arzulayan ikinci bir saldırı dalgası başlatmak ya da bir şekilde İranlıların şartlarını kabul edip bölgeden sessizce çekilmek, hiçbir şey için bedel ödememek ve Kasım’daki ara seçimler öncesinde Cumhuriyetçiler için henüz her şey kaybedilmemişken kendi seçmeninin kucağına dönmek. Hürmüz rejiminin belirlenmesi ve yönetilmesinin her halükarda İranlılara kalacağı aşikar.

Bu seçim ya Amerika’ya olan saygı ve güveni tamamen yerle bir edecek ya da her ikisini de ancak Amerika’nın normalleşmesi şartıyla geri kazandıracaktır. Yani teknolojik gelişim de dahil olmak üzere kendi öz gelişimiyle başarısını her gün kanıtlamak zorunda olan ve dünyanın geri kalanı üzerinden geçinmekten vazgeçen lider küresel güçlerden biri olma statüsü. Aksi takdirde, Amerikan elitlerinin sözde ‘liderliğin’ kendilerine ebediyen bahşedildiğini sandığı ve bu hakkı kanıtlamaya gerek duymadığı son on yıllarda olduğu gibi hiçbir şey sonuç vermeyecektir. Daha 20 yıl önce Brzezinski, Amerika’nın dünya işlerindeki statüsünü koruması için dış politikasında dar ulusal çıkarlardan fazlasıyla rehberlik alması gerektiğini ve bu gelecek vizyonunun diğer ülkeler tarafından da paylaşılması gerektiğini yazmıştı.

İran’la yaşanan çatışmada ortaya çıkan bu meydan okumaya sadece Amerikalılar cevap verebilir. Müttefikler dahil diğer herkes çoktan mesafeli bir duruş sergiledi ve bu mesafeli duruş (askeri güç değil, NATO’yu fiilen çökerten bir tür İtalyan farniente’si [tatlı boş vermişlik]), İran’ın barışçıl nükleer bombasına eşdeğerdir. Küresel Güney ve Doğu ülkelerinin Batı politikalarına olan bu mesafeli duruşunun, Ukrayna çatışmasıyla bağlantılı olarak Rusya üzerindeki yaptırım baskısını başarısızlığa mahkum ettiğini hatırlayalım.

Geriye, ‘yok etme amaçlı medeniyet savaşı’ diyebileceğimiz bir seçenek kalıyor (ki biz bunu 1941-1945’te Alman Nazilerinin ‘medeni Avrupa’ adına hareket ettiği dönemde yaşadık), yani insani hukuk da dahil olmak üzere uluslararası hukuk alanının dışına çıkmak. Palantir şirketinin 22 maddelik manifestosu buna dayanıyor: Siyasi kararların ahlaki boyutunu unutmayı, diğer medeniyetler tarafından temsil edilen düşmanlara karşı acımasızca hareket etmeyi öneriyor, kültürler arasında ‘başarılı’ ve ‘zararlı’ olanlar olduğu tezinden yola çıkıyor. Bu düşmanlar arasında İran ve Rusya da sayılıyor. Yapay zekaya meyilli bu militarizm apoteozu ve totalitarizm, başını BigTech’in çektiği, rahiplerinin her şeyi diğerlerinden daha iyi bildiği yeni, yüksek teknolojili bir kurumsal devlet (Alex Karp’ın ‘teknoloji cumhuriyeti’) kurmayı hedefliyor. Sanki dünyanın Avrupa faşizmi/nazizmi formundaki kurumsal devlet deneyimi yetmezmiş gibi! Zaten özel işletmeler tarafından yönetilen sömürge imparatorluklarının bundan ne farkı vardı? Aynı İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, Hindistan’ı 1857 Sipahi İsyanı’na sürüklemiş, ondan sonra Londra koloninin yönetimini bizzat devralmıştı.

Buradan nükleer silah kullanımına giden yol çok uzak değil (neyse ki Trump “zaten kazandığını” söyleyerek bunu reddediyor), zira Palantir’in kurucusu Peter Thiel’in anlayışında Deccal halihazırda aramızda dolaşıyor: Dini eskatoloji bunu da mubah sayacaktır. Vasiliy Rozanov, Zamanımızın Kıyameti adlı eserinde Hristiyanlık ve Rusya’nın tarihi kaderi hakkında pek çok acı şey yazmıştı ancak Avrupa savaşının felaketinde ‘her şeyin, kadim içeriğini -ki bu Hristiyanlıktı- yitirmiş olan ruhun boşluğuna yuvarlandığını’ kabul ediyordu. Ne onun ne de şimdiye kadar Hristiyan dünyasından herhangi birinin (Naziler okültizme yönelmişti) aklına, keyfi olarak ilan edilmiş bir kıyameti yönetmeye soyunmak, yani Tanrı rolünü üstlenmek gelmemişti (Vatikan ile olan çatışma da buradan doğuyor). Yoksa kökeninde seçilmişlik ve kendini haklı görme formatında derin bir üstünlük bilinci taşıyan ve bu bağlamda soykırım yapma hakkını Protestan fanatiklerden miras alan elitler, ne kendi halklarına ne de dünyanın geri kalanına başka bir şey sunamıyorlar mı?

Mesele şu ki, askeri tarihçi Michael Vlahos’un “Amerika Bir Din mi?” (The American Conservative dergisinde) adlı makalesinde yazdığı gibi, tarihsel olarak Amerika modern bir ulusal devletten daha fazlasıydı ve mesihçiliğiyle Doğu medeniyetlerine yakındı, o Rozanovcu ‘ruh boşluğunu’ doldurmaya çağrılmıştı. Modernite ise vermiyor, alıyor. Ötekinin ‘ilkelliği’ üzerine verilen hüküm, onun insandışılaştırılması için gereken koşulları yaratıyor (İsrail’in sözde ‘nükleer holokost’ tezi gibi). Dolayısıyla, İran’ın bir zamanlar Amerika’nın sahip olduğu (ancak altmış yıllık başarısız savaşlar sonucunda kaybettiği) şeye olan hakkını inkar eden Washington, prensipte İran’a karşı bir zafer stratejisi geliştirme kapasitesine sahip değildir. Elitlerin mevcut ‘kurtuluş anlatısı’, uygulanması hem içeride hem dışarıda ‘zorlama ve cezalandırma’ yoluna giren Amerikan iktidarının meşruiyetini güçlendirmesi gereken ‘güç yoluyla barış’ sloganına indirgenmiş durumda. Vlahos’un inandığı gibi, bu etkileşim ‘karşılıklı yıkıcı bir dinamik’ teşkil ediyor.

Soru şu: Amerikalıların kendileri, BT milyarderleri tarafından önerilen toplum ve devlet dönüşümüne hazırlar mı? Zaman gösterecek. Ancak Amerika bu yola girerse, kendisini dünyanın geri kalanına kararlı bir şekilde karşı konumlandıracak ve dünya çapında bir paryaya dönüşecektir. Hiç kimse Amerikan elitlerinin bu transhümanist, kendini yok eden politika virajına mesafeli bir şekilde seyirci kalmayacaktır. Ne yazık ki Trump’ın ‘İran medeniyetini yok etme’ niyetine dair açıklaması bu reçetelerle uyumludur. Umulur ki bu retoriğin arkasında, Tahran’ın ‘dürüst ve doğru’ davranmayarak Washington ve Tel Aviv’in hiçbir temeli olmayan beklentilerini yıkmasından kaynaklanan bir hüsrandan başka bir şey yoktur.

Daha basitçe söylemek gerekirse, Amerika’nın önündeki seçenek, bağımsız siyaset bilimcilerin henüz Barack Obama döneminde formüle ettikleri gibidir: Ya kapalı bir sistem içinde var olmaya (yani dünya üzerindeki giderek hayali hale gelen kontrole) tutunmak ya da açık bir sistemde yaşamayı, diğer tüm ülkelerle rekabet etmeyi/yarışmayı öğrenmek. Ve görünen o ki, Amerikan elitlerinin zamanın ruhuna ve Amerika’nın modern tarihte ilk kez Ortadoğu’da ve ötesinde bu kadar net bir şekilde sergilenen gerçek imkanlarına uygun olan doğru seçimi yapmalarına tam da İran yardımcı olacak.”

*
Kaynak: anlatilaninotesi.com
-Analiz - 14:18 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.