Hasan Kanaatlı: BİZCE KERBELA OLAYININ ARKA PLANI!
Hasan Kanaatlı
h.kanaatli@hotmail.com
1-) Kanaatimce Kerbela hadisesi hayalî, plansızca, ilerisi görülmeden yapılan, gerçeklikten uzak ve yalnızca idealiteye dayalı bir olay olarak gerçekleştirilmemiştir!
2-) Kerbela hadisesinde İmamet makamında bulunan şahıs (Hz. Hüseyin (as)), alışılagelmiş klasik Müslüman mantığındaki gibi dünyevî işlere bulaşmaktan uzak durmamıştır. Zira onun dünyevi işlere ilgisiz kalması, hukukî ve ilâhî sorumluluktan uzak durmak anlamında olur! Dolayısıyla da topluma karşı görevini yerine getirmemiş sayılır. Çünkü İslam’ın kendisi, bizatihi hukuk ve tekliften ibarettir. Bundan ötürü, Kerbela hadisesinin arka planında böyle bir şeyin varlığından (dünyevi işlerden soyutlanmış bir hareket olduğundan) söz etmek mümkün değildir!
3-) Yine Kerbela hadisesinde Hz. Hüseyin (as) değerlendirilirken, öz Muhammedî İslam’a ve Şii gelenekte İslam’ın meşru temsilcisi olan “imama” karşı düşman olanların din ve vahiy hakkındaki düşünceleri, hedefleri ve o hedeflerini gerçekleştirmek için dini nasıl istismar aracı olarak kullandıkları ve her türlü gayri meşru işleri nasıl mübah gördükleri gibi hususlar, basiret sahipleri için objektif bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
4-) İktidarda olsun veya olmasınlar “imamet makamı” nın imamlara yüklemiş olduğu ağır misyonun, (örneğin topluma karşı dinî, ilmî, sosyal, ekonomik ve eğitimsel alanlardaki vazifeleri), en iyi bir biçimde ifa edildiği, yine imamın Kerbela’daki hareketleriyle ortaya çıkmaktadır.
5-) İmam Hüseyin’ in bu hareketinde, İmamların siyasî makamları elde etmedeki gayelerinin, dünyevî bir takım makam ve çıkarlar elde etmek olmadığı, yalnızca maneviyattan dolayı bunu arzu ettikleri dillendirilmiştir. İmam Hüseyin (as)’ın Mina’da yapmış olduğu konuşması da buna delil gösterilmiştir.
6-) Kerbela hadisesinin, imam Ali (as) taraftarlarının Emevîlerce öldürülmeye başlaması nedeniyle bir anda gelişen bir olay olmadığı, Kerbela’dan önce de İmam Ali (as) döneminden bu tarafa Emevîler tarafından minberlerde ona hakaret edildiği ve taraftarlarını da çeşitli bahanelerle katlettikleri İmam Hüseyin (as) tarafından bilindiği için, bu yüzden bu olayın başlatılmış olmadığı gayet açık bir şekilde imam tarafından izah edilmiştir.
7-) Kerbela olayı, insanlık tarihi içerisinde hedef ve içeriğinin çok boyutlu olması açısından belki de emsali ve benzeri olmayan tek olaydır. Diyebiliriz ki bu olay, hakiki müminlerce sonsuzluğa çıkılan ve sonu likaullah olan seyr u süluk’ un başlama (start verme) noktalarından birisidir.
Evet, aslında insanoğlu yaratıldığı ilk günden itibaren sonu olmayan bir yolculuğa çıkmıştır. Çünkü insanın hayatı yalnızca bu maddî alemle sınırlı değildir, madde ötesi birtakım alemlere seyirde bulunması da onun için kaçınılmazdır. Zira insanoğlunun sahip olduğu donanım ve niteliklerin karşılığını, bu maddî ve sınırlı alemde elde etmesi mümkün değildir.
Hz. İbrahim (as) üzerinden konuyu değerlendirmeli olur isek, şunu söyleyebiliriz:
– “Kuranî verilerle birlikte diğer verilerden de elde edilen bilgilere göre, Hz. İbrahim (as) bundan takriben dört küsür bin yıl önce yaşadığı “Ur” (Harran) bölgesini terk etmiş, adeta şehrin barbarlığından vâdinin saflığına, önce Filistin’e ve sonra da ıssız bir çöl olan bu günkü Mekke’ye yolculukta bulunmuştur. Bu yolculuğu ile Hz. İbrahim (as), ünlü sosyolog İbn-i Haldun’un iddiasının tam tersine hareket etmiştir. Zira onun iddiasına göre, medeniyet (gelişme), vadide değil şehirde elde edilir ve bu gerekçeyle de insanları vadilerden şehirlere göç edip yerleşmeyi teşvik ediyordur. Oysaki Allah dostu Hz. İbrahim (as)’ın, Kuran açısından bunun tam tersini yaptığı ve şehirsel yaşamdan vadiye doğru farklı bir arayışa çıktığı müşahede edilmektedir.
Hz. İbrahim (as), hayatının sonuna kadar bu yolculuğunu devam ettiriyor. Çünkü insan, mükemmelliğe ulaşana kadar yolculuk yapar, fakat onu bu dünya hayatında bulamaz, dolayısıyla onun bu yolculuğu, sonsuz ve sınırsız bir yolculuktur, insanın ölümüyle sona erecek bir yolculuk değildir.
Hz. İbrahim (as)’ın yaşadığı havzaya alternatif havza, etrafı surlarla çevrilen “Atina” havzasıdır. Atina, antik Batı medeniyetinin başkenti olarak kabul edilmiştir. Ansiklopedik bilgilere göre kuruluş tarihinin yedi bin yıl öncesine kadar gittiği söylenir. Kimi görüşlere göreyse Hz. İbrahim (as)’ın yaşadığı dönemden yaklaşık 1000 yıl sonra ortaya çıkmıştır.
Mekke’nin ve kitabî dinlerin temeli, klasik bilgilerde nasıl Hz. İbrahim (as)’a dayandırılıyorsa, Atina havzasındaki düşüncenin temeli de büyük ölçüde “Aristo” ya dayandırılır. Her ne kadar birçok düşüncelerin temeli büyük ölçüde Sokrates ve öğrencisi Eflatun ile başlamış olsa da aslında söz konusu düşünceleri şekillendiren, Aristoteles’tir. Aristoteles’in düşüncesi ise, Atina şehrine ve bu şehrin sınırlılığına dayanır, şöyle ki:
İnsan aklı ve düşüncesi, yaşadığı mekân ve sosyal çevreyle ilişkilidir. Akıl ya da düşünce, kendi kendine oluşmaz. Bu, yaşamsal ilişkiler içerisinde ortaya çıkar. Hatta bizim Allah kavrayışımız da bu ilişkiler ile ortaya çıkar. Yani her ne kadar kâinatı ya da Allah’ı kavramamız kendi çabamızla oluşan bir şey olsa da fakat bu çabayı oluşturup şekillendiren etken, büyük ölçüde sosyolojik ya da fiziksel mekân ile, toplumsal ilişkiler ve toplumsal hayata bakış açımızdır.
İslam Peygamberi (sav) Medine’ye gelip farklı inançlara mensup insanlarla bir arada birlikte yaşamak için yaptığı sözleşmede (Medine Vesikası), Medine şehrinin sınırlarını belirliyor ama, belirlediği bu sınırları hiçbir zaman “surlar” ile çevirmiyor! Yani şehri surlar ile kapatmıyor, genişlemeğe, büyümeğe ve gelişmeye müsait bir şekilde hazır halde bırakıyor. Hatta Medine’deki Yahudi kabilelerine ait surları da belirli bir zaman içerisinde kaldırıyor. Çünkü surlar, bir tür tahakküm içeriyor ve şehrin gelişip büyümeğe kapalı olduğunu sembolize ediyor.
Şuraya Gelmek İstiyorum:
İnsan merkezli tüm fikir ve düşünceler de aynen antik Atina ya da Konstantiniyye gibi sınırlı ve etrafı surla çevrilmiş düşüncelerdir. Büyümeğe ve genişlemeye uygun olmadıkları gibi, kendilerinin dışındaki görüşleri de asla ne görür ve ne de ciddiye alırlar. Kendi düşünceleri dışındaki şeyleri görmeyenler de farklı düşünceler ile irtibat kuramazlar. Ayrıca kendi düşünceleri dışındaki farklı düşünceler ile irtibat kuramayan akıl ise, eksik akıldır. Çünkü diğerleriyle irtibat kuramayan bir düşünce, kendisini kanıtlayamayan bir düşünce anlamına geliyor ve biz buna; “batıl düşünce” diyoruz.
Akıl, neticede insanî sınırlılıklar içerisindedir ve bu sınırlılıkların, sürekli akıl üstü bir güç tarafından genişletilmesi gerekir. Tarihsel silsileleri içerisinde sitatikleşen ve kendi içine kapanan bu akletme biçimlerini ise, ancak vahiy açar.
Vahyin muhatabı olan enbiya ve onların hak vasileri, insan denilen bu varlığa, kâinat ve topluma karşı farklı bakma biçimleri öğretirler. Bizleri, kendimizi hapsettiğimiz sınırlılıklarımızdan kurtulmaya çağırırlar. Biz insanlar, nübüvvet ve imametten koptuğumuz ve bu ikisinin üretkenliğinden irtibatımızı kestiğimiz zaman, kendi içimizde bir kapalılık durumuna düşmekteyiz.
Nebi ile masumların durumunu, kanaatimce Platon’un (Eflatun) şu mağara örneklendirmesiyle daha iyi anlarız.
Platon, hakikat-insan ilişkisi hususunda şöyle bir örneklendirmede bulunur:
– “İnsanlar bir mağaranın içerisinde sırtları kapıya dönük olmak üzere zincirlerle bağlanmışlardır. Mağara kapısının önünden gelip geçenlerin, yalnızca duvara yansıyan gölgelerini görmekteler. Bunların o zincirlerden kurtulması ve özgürleşip her şeyin hakikatini görmeleri için ya kendilerinin o zincirlerden kurtulup dışarıya çıkması lazım, ya da birisinin dışarıdan gelip bunların o zincirlerini çözmesi gerek. O esnada birisi dağın tepesinden gelir ve çıplak gözleriyle gördüğü o hakikatleri tümüyle onlara anlatır. Fakat işin ilginç tarafı, mağaradakilerin büyük çoğunluğu ona inanmazlar. Onu kovar, yalancılıkla itham eder ya da öldürürler. “Bizim konforumuzu bozuyorsun” diye onunla çatışmaya girerler.”
Zannedersem Platon’un bu örneklendirmesinde esas işaret ettiği şey, vahye mazhar olan peygamberler ve onları temsil eden vasileridir. Onlar hakikati görüp insanlara anlatıyorlar ama, onlara inananların sayısı çok az olur.
Diğer bir ifadeyle; insanların Nübüvvet ve İmamet ile ilişkisi, ipek böceği ile koza ilişkisi gibidir. İpek böceği kendi etrafında bir koza oluşturur. Şayet kozanın içerisinden çıkmayı başarırsa özgürlüğüne kavuşur, çıkamaz ise ölür içerisinde kalır. İnsanlar da öyledir, yani Nebinin getirmiş olduğu dinden kendilerine farklı kültürler üretirler. Koza misali ürettikleri o kültürü, asırlarca kendi etraflarında örüp durur ve sonunda da hakikatler ile bağlarını koparırlar. Paraniod (bozuk) bir kültür ortaya çıkarırlar. Yer yer Peygamber ya da Peygamberin vasileri gelir o kozayı yarar ve insanoğlunu onun içerisinden çıkarıp özgürlüğüne kavuştururlar. İşte Kerbela olayının eşsiz kahramanı imam Hüseyin (as)’da en son peygamberin hak vasisi olması hasebiyle aynı işi yaptı. Yani dedesi Hz. Muhammed (sav)’in getirmiş olduğu o yüce İslam dini üzerinden, o dine mensup Müslümanların ve başlarındaki hâkim güçlerin, elçinin vefatından kısa bir zaman sonra koza misali kendi etraflarında o dinle hiç de irtibatı bulunmayan birtakım kozalar örmüş bulunmaktaydılar. İmam Hüseyin (as) da gelip onları o kozanın içerisinden çıkarmak istedi. Ölümüne de olsa çok büyük fedakarlıklarda bulundu ve her şeyini o uğurda feda etti. Az bir miktardaki insanları kozadan çıkarıp özgürleştirmesine rağmen, büyük çoğunluk o gün bu gündür kurdukları kozanın içerisinde kalıp hala dahi dışarıdaki hakikatlerle irtibat kurmaktan kendilerini mahrum bıraktılar ve hareket eden ölüler misali debelenip durmaktalar.
Şehit M. Mutahhari Açısından Kerbela Olayının Arka Planı Şöyledir!
Yıllarca Kerbela olayını tarafsızca araştıran ve bununla ilgili gazetelerde köşe yazıları yazan, konferanslarda, Şii ve Sünni TV. Ve radyolarda konuşan biri olarak samimiyetle itiraf etmeliyim ki, Kerbela olayının arka planını açıklayanlar arasında en güzel araştırmayı, şehit Murtaza Mutahhari yapmıştır.
Ben, şehidin 3 cilt halinde basılan “Hamase-i Hüseynî” (Hüseyni Yiğitlik) isimli kitabındaki konuşmalarını Türkiye’de ele alıp Türkçeye çevirdiğimde ve oradaki yeni konuları okuduğumda hayretler içerisinde kalmış ve “işte Kerbela gerçeği budur” demiştim. Üç kez peş peşe basılan bu kitaplar gerek Sünni ve gerek Şii okuyucular üzerinde, hayli büyük hayranlıklar uyandırmıştır. Özellikle de Sünni akademisyenler içerisinde Kerbela olayını araştıranlar, Şehit M. Mutahhari’ nin Şiiler hususundaki öz eleştiride bulunmalarına hayran kalmışlardır.
Bu makalede, Mutahhari’ nin sözlerinin belki de bire bir aynısını aktaramayacağım ama, onun Kerbela ve İmam Hüseyin (as) hakkındaki görüşlerini iyi bildiğim için, büyük ölçüde bende oluşturduğu kanaatleri onun adına aktarmış olacağım.
Şehit Mutahhari, Kerbela’nın arka planı hakkındaki konuşmasında şu iddialarda bulunur:
– “Hicretin 61 inci yılıydı. Resulullah (sav)’in vefatından 50 yıl, İmam Ali (as)’ın şehadetinden 20 yıldan biraz fazla ve İmam Hasan (as)’ın hükümetinin ortadan kaldırılmasından da 10 yıl kadar bir zaman geçmişti.
Bu kadar az bir zaman dilimi içerisinde ne oldu da bir anda toplumda ve yönetimde güç dengeleri yüz seksen derece değişime uğradı ve her şey tersinden çalışmaya başladı? Öyle ki, artık maruf (iyilik), münkerin (kötülüğün) ve münker de marufun yerine konuldu! İslam topluluğu hangi gerekçelerle İslam’dan bu denli uzaklaştı? Bu sualin cevabını bulur isek, biraz olsun hakikat perdesini aralamış oluruz!”
Sosyologların da öne sürdükleri gibi topluluklar, her kırk ya da elli yılda bir, olumluluk ve kalkınmışlık yolunda bir değişim geçirirler, fakat İslam topluluğu Resulullah’tan (sav) sonra ve özellikle de Emevîlerin iş başına gelmesiyle birlikte, sosyal, ahlaksal ve ilahî gayeler uğrunda ilerleme hususunda öne gitmeleri gerekirken, tüm kurum ve kuruluşlarıyla birlikte İslam toplumunu daha da geri götürdüler.
Sonra Şehit Şöyle Devam Ediyor:
– “Evet, Hicretin 61’inci yılına kadar her şey görünürde normal gözüküyordu. Bütün kurum ve kuruluşlar normal seyrini devam ettiriyordu. Minarelerden İslam’ın “Tevhid” sesi olan ezanlar okunuyordu. Halk kıbleye doğru namaz kılıyordu. Oruç tutuyor, zekât veriyor ve hacca gidiyordu. Ama İslam şehrinin yanı başında Peygamber evladı Hüseyin b. Ali (as)’ın da kafası kesiliyordu. Peygamberin kızları hem de başları açık bir şekilde esir alınıyor, el ve ayakları zincirlere vurulup şehirden şehire ve kasabadan kasabaya hem de önlerinde Peygamberlerinin evladının ve 72 yardımcısının kesik başları mızraklara vurulmuş halde gezdirilip dolaştırılıyordu.”
Bu durum, değil vicdanı temiz kalmış Müslümanların, gayri müslim Oryantalist araştırmacıların dahi dikkatlerini celbetmiştir.
Ve Şöyle Söylüyor:
– “Sizin ve bizim için cevabını bulmamız gereken soru şudur: “Acaba ne oldu da şu İslam şehirleri, İslam toplumu ve İslam devleti bu kadar sapıtıp dinden uzaklaştı?
Gerçekten Kerbela olayı ile ilgili bu soruların cevabını bulmak, tüm Müslümanlara hem bir vazife hem de hakikat perdesinin aralanmasına katkıda bulunmaktır. Ayrıca on dört asırdır ki kimi Müslümanlarca muğlak kalan konu aydınlığa kavuşmakla birlikte, toplulukların birbirlerine Yezit gibi menfi şeyler üzerinden bakışlarını da önleyecektir.”
Sonra Şehidin kendisi Müslümanların düşüncelerine yardımı olur umuduyla o soru hakkında şu cevabı veriyor:
– “Gerçek şu ki, Kerbela hadisesi gibi büyük bir olayın ortaya çıkması, adım adım, aşama aşama, halkın gözü önünde gelişen ve ufak gözüken sapmaların ve sapkınlıkların birleşmesi sonucu ortaya çıkan bir hadisedir. Gaflet uykusunda kalan Müslümanlar bir gün gördüler ki, görünürdeki İslam, halk ve hükümet; gerçekteki İslam, halk ve hükümet ile aynı değildir! Ebu Süfyan’ın cahiliye dönemi mantığı, yavaş yavaş “Muhammedî toplum” postuna bürünmüş, “Muhammed-Ebu Süfyan” savaşı, “Ali- Muaviye” ve “Hüseyin-Yezit savaşı”na dönüşmüştür. Müslümanları yöneten devlet içerisinde Muhammed’in evlatlarıyla Ebu Süfyan’ın evlatları yer değiştirmiştir. Yezit meşru İslam devleti yöneticisi olmuş, Hüseyin de devlete karşı çıkan bir terörist konumuna konulmuştur! Hüseyin ve yardımcıları haricî (dinden çıkan) olmuş, Haricî kültürüne sahip Yezit ve yardımcıları gibi fitneci ve insanlıktan nasibini almayanlar da Peygamberin halifesi ve İslam kanun devletinin yöneticisi olmuşlardır! Peygamberin izinde olduklarını, sünneti yaşadıklarını ve yaşattıklarını, Hüseyin ve yardımcılarının ise dedesi peygamberin getirdiği dinden çıktıklarını ve sünneti terk ettiklerini iddia ediyorlardı!”
Evet, Emevîlerin, İmam Ali, İmam Hasan ve İmam Hüseyin (as) hakkında Müslümanları o şekilde kandırmaları ve Ehl-i Beyti, dünyadan uzak durmayan asi bir aile olarak tanıtmaları ve özellikle de İmam Hüseyin (as)’ı bir isyancı ve terörist olarak lanse etmeleri onu, her şeyden elini eteğini çekip yalnızca kuru kurusuna mescidin bir köşesinde inzivaya çekilip ibadet ile meşgul olmaya zorlayamazdı. Zira İmam Hüseyin’in mantığında dünyadan uzak durmak, hukuk ve tekliften (sorumluluk vazifesinden), siyaset ve iktisattan uzak kalmaktır! Zira İslam dinamizmi, yalnızca bir takım hareketsiz sloganlardan ve hariçten bir şeylerin kendisine ilave edilip üzerinde filizleneceği bir şey değildir.
İslam zatîdir. Onlar (Emevîler) ise, İslam’ın “zatiyatını/özlüğünü” gizleyip tahrif etmek istiyorlardı. Aslında Hüseyin ile onların davası, “İslam, kitap ve sünnet” in davasıydı ve Hüseyin (as) Emevî uyduruk “İslamı” nın eli ile bu uğurda öldürüldü! Emevî uyduruk İslam’ı, insan hakları ve İslami davet hususunda hiçbir sözü olmayan, hükmü ve müdahalesi bulunmayan bir dindir. O dinde her kesin sahip olabileceği ve yalnızca ferdi ilgilendireceği anlaşılmaz ve sahte bir maneviyat vardır o kadar! Emevî algısındaki bu “din” (!) devlet işlerine ve toplumsal meselelere asla müdahale etmemelidir! Emevîlere göre İslamî olan ve inanç üzere kurulacak bir devlet, aslında boş ve abes bir düşüncedir. Onlara göre: “el-Mülk, Mülkü’l- Cahiliyye /Egemenlik, Cahiliyetin Egemenliğidir”. Nitekim Emevîlerin manevi ve maddi babaları olan Ebu Süfyan da öyle demişti.
Ebu Süfyan’ın O Ünlü Sözü İslam Tarihinde Şöyle Kaydedilmiştir:
– “Üçüncü halife hilafet makamında oturduğunda (ki o da bu Emevîlerdendi), yaşlılığından dolayı gözleri görmeyen Ebu Süfyan da hükümet yetkililerinin toplantısına katılmış ve üçüncü halife Osman b. Affan’a hitaben şöyle demişti:
– “Bana bak…” Hükümet işlerinin/yönetimin” din ile bir ilgisi yoktur. “El-Emrü, emrün alemiyyetün/ hükümet işi dünyalık bir iştir”, inanç hükümeti, ahlak ve adalet hükümeti, bunlar boş ve sloganik sözlerdir. Cahiliyet hükümleri üzere, (yani İslam’dan önceki sahip olduğumuz yöntemler üzerinden) insanlara egemen olmalıyız, fakat İslam adıyla!”
Evet, Emevîlerin algısındaki bu İslam’ın tam karşısında, İmam Hüseyin’in temsilciliğini üstlendiği öz ve orijinal “Muhammedî İslam” vardır! Bu algıdaki İslam’ın öğretisinde, hâkim sınıfa, partilere, kabilelere ve Aristokrat kesime ayrıcalık hakkı tanınmıyordu. Bu algıdaki dinde, yönetim makamı (iktidar), Allah ve halk tarafında yöneticilere verilen bir emanettir! Bu algıdaki dinin öğretilerine göre, Allah’ın dostları (evliyaullah), hâkimiyet ellerinde olmasa dahi, bunu bahane ederek sorumsuzluktan kaçamazlar! Buna rağmen çuvallarını yine un, hurma ve yiyeceklerle doldurup, sırtına alıp, yoksul ve yetimlerin kapılarına kadar götürüp, yoksulluk ve açlıkla (açlığı engellemek için) mücadele etmeliler!
Tarihin kaydına göre Kerbela’da Beni Esad kabilelerinden bazıları İmama Hüseyin (as)’ın cenazesinin üzerine geldiklerinde, İmam’ın omuzları üzerinde, kılıç, mızrak ve darbe izine benzemeyen, ancak develerin dizlerinde oluşan yara benzeri (nasırlaşmış) birtakım izlerin olduğunu fark ettiler ve buna bir anlam veremediler. Bu durumu oğlu İmam Zeynel Abidin (as)’a sordular. İmam şu cevabı verdi:
– “Babamın omuzundaki o yaralar (nasırlar), onun her akşam fakirler için içerisini hurma, un ve ekmek ile doldurup götürdüğü çuvalların izidir. Bu işi sürekli yaptığı için onun omuzlarında bu izi bırakmıştır!”
İşte bu durum, tüm Ehl-i beyt imamlarında bulunan imamet mührüdür. Yani nasıl Peygamberlik mühründen söz ediliyorsa, imamlardaki bu izler de onların omuzlarındaki imamlıklarının mührüdür! Bu kültür, onların tümünün Peygamberden öğrendikleri ortak kültürleriydi.
Bunların sahip oldukları bir ortak kültürleri daha vardı ve oda şuydu:
– “Onlar diyorlardı ki, “Biz bir adalet hükümeti kurmalıyız, fakat o hükümeti kuramasak dahi, yine de bizim insanlara ve de ezilenlere karşı bir vazifemiz vardır ve onu gücümüz yettiği oranda yerine getirmeliyiz.”
Yine onlar diyorlar ki gerçek ibadet, dört alanda halkın hukukunu temin etmek ve ilahi sınırlar doğrultusunda hareket etmekten ibarettir! Bu dört alan; “itikat”, “ekonomi”, “siyaset” ve “yargı” alanlarıdır. Onlar inanıyorlardı ki, “açların etki etmediği bir duygu, değil ilahî, insanî dahi olamaz!”
Ehl-i beyt (as), kendi Şialarını öylesine hassas eğitmişlerdi ki, hatta yetimlerin gözlerinden akan bir damla gözyaşına dahi tahammül edemiyorlardı ve diyorlardı ki, mazlum ve mahrumların yanından ilgisiz bir şekilde geçmeyiniz, nerde kala ki, toplumun karşılaştığı büyük adaletsizlik ve haksızlıklara karşı duyarsız kalınsın. Böyle bir durumda haksızlıklara göz yummak doğru değildir.
Ehl-i beyt’in siyasete girmedeki hedefi, bütünüyle manevi bir hedefti, öyle bir kültüre sahiplerdi ki, insanların yoksulluk çukuruna düştüklerini gördüklerinde yürekleri parçalanıyordu.
İmam Hüseyin (as) “Mina” da yapmış olduğu konuşmasında, İslam âleminin büyüklerini ve âlimlerini kınamış ve halkın bir kısmının yoksulluk içerisinde yaşadıklarından bahsederek, onların ailelerine ekmek bulamadıkları hususunda sessiz kalanları ağır bir dille azarlamıştır!
İmam (as) bu konuşmaları yaparken henüz Muaviye yaşıyordu. Evet, İslam kültüründe ve özellikle de Şia’da, halka hükmedenler ile din âlimlerinin söz ve davranışlarının arasında asla tezat bulunamaz. Hükümet asla gizli işler peşinde koşamaz.
İmam Hüseyin (as)’ın peşinde olduğu hükümet, hayali bir rüya değildir. Ve yine programsız ve karmaşadan ibaret bir hükümet tarzı da değildir. İmamlar bulutların arkasında saklı ve bilinmez bir noktaya bakarak, bilinmezlerden haber vermiyorlardı.
Hüseyin b. Ali’nin hükümet mantığında, halkı küçümsemek ve aşağılayıcı bir dille seslenmek yoktur. Halkın, hükümet hakkında tereddüt ve kaygıya düşmesine vesile olacak davranışlar da söz konusu değildir.
İşte bu anlamdaki İslam devleti, kutsallık özelliğine sahip bulunur. Fakat imam Ali’nin şehadetinden ve imam Hasan’ın yönetiminin İptal edilmesinden sonraki İslam devletinin içerisinde gerçekleşen sapkınlıklar ve yine Aşura hadisesinden önceki gelişen olaylar, halkın dinî hükümet, dinî toplum ve dinî kültürden uzak durmasına vesile oldu ve birdenbire de hicri altmış bir yılında bu sapkınlıkların fırtınası koptu. Adeta yirmi yıl içerisinde (imam Ali’nin vefatından sonra) toplumu ayakta tutan düzenin direkleri güve tarafından yenilip yutuldu. Yirmi yıl sonra o bina birdenbire çöküverdi.
Kısacası Kerbela hadisesi, asla aniden oluşan bir hadise olmadı. Çünkü Muaviye döneminde de inkılapçılar öldürülüyordu. O yirmi yıl zarfında imam Ali’nin sadık dostlarından birçoğu öldürüldü ve Muaviye Ali’nin yolunda olanların öldürülmesi hususunda özel fermanlar çıkarıyordu. Yine imam Ali’ye tüm kürsülerde hakaretler yağdırtmak, Muaviye hükümetinin resmî programlarından biriydi.
Sözü Şöyle Toparlayabiliriz:
– “Emevîler döneminde gerçekleştirilen katliam, yalnızca “Aşura” da vuku bulmuş değildir. İdamlardan önce de birçok katliam, terör ve idamlar gerçekleştirilmiştir. Fakat hicri altmış bir Muharreminde, o sapkınlık ve fesatlar toplu bir şekilde ortaya çıktı. Özellikle de bu durumlar, İslam Peygamberinin yapmış olduğu inkılap tarafından “etbau’t- tabiin” diye isimlendirilen “üçüncü kuşak” ın gözleri önünde gerçekleşti. Hatta bu dönemde, Peygamberin geriye kalan ashabından bazıları da yavaş yavaş İslam öncesi cahiliyet dönemine geri dönmüşlerdi, ya da bir tür İslam’ın yüklemiş olduğu teklifi (sorumluluğu) üzerlerinden atmışlardı. Öyle ki isimlerini vermek istemediğim bazı sahabeler, siyasi meselelerden söz etmemek için ağızlarına çakıl taşı almışlardı. Çünkü o ortamda tüm değerler alt üst olmuştu ve diyorlardı ki: “Biz bilemiyoruz, Peygamberin ashabı arasındaki bu savaşlarda acaba kim hak ve kim batıldır!?” Bu gerekçeyle siyaset sahnesinden çekilmişlerdi.
Bir kısmı gidip ibadetle meşgul oldular. Bir kısmı da “İslamî irfan mektebi” nin ünlü sekiz zahitlerini oluşturdular. Bazıları da harap olup gittiler. Bir kısmı da yaşlanıp işten düşmüşlerdi. Müslümanların ilk dönemki hareket biçimleri, Bedir, Uhud ve Hayber’deki davranış şekilleri, takva ve cihatla ilgili davranışları, artık üçüncü nesil içerisinde değişime uğramıştı. Bu davranış ve hareket biçimleri, hatta Peygamberin hayatta kalan bazı sahabeleri için dahi bir değer teşkil etmiyordu ve onlar için artık eskimişti. Çünkü kendileri de değişip bozulmuşlardı.
Gençlik dönemlerinde uğrunda canlarını vermeye hazır oldukları o dini sloganlar, onlar için tatsızlaşmıştı. Artık “eskidik” diyorlardı.
O dönemin (hicri altmış birinci yılının) ortamını ve ortamın şartlarını anlayamıyorlardı. Çünkü Peygamberden sonra geçen o yıllar içerisinde, önceki ideal ve sloganlarından yavaş yavaş uzaklaşmışlardı.
Sahabenin bir kısmı da maalesef önemli sermayedarlardan olmuştu ve halkın malını yiyip kapitalist sınıfı oluşturmuşlardı. Bunlar, imam Ali’nin hükümetinden önceki hükümetlerin içerisinde güzel yerlerde bulunmuşlardı. Muaviye hükümeti döneminde de her şey bozulduğuna göre bunlar da bozulmuştu.
Dindarlığın para ettiği yere kadar onlarda dindar kaldılar, fakat dindarlık tedavülden kaldırılıp para etmeyince, onlar da dini bir kenara bıraktılar. İşte İmam Hüseyin (as) bunları kastederek şu tabiri kullanmıştır:
– “Ed-dinu laikun ala elsinetihim/ Din, o türlerinin ağızlarında geveleye durdukları bir sözden ibarettir, fakat bir bela ile imtihan edildiklerinde ve bir şeylerinden vazgeçmeleri gerektiğinde, “galleddeyyanun/dindarlar ne kadar da azınlıkta olurlar!”
Dikkat etmek gerekir ki İmam Hüseyin (as)’ ın bu tabiri, İslam dünyasının ve Müslüman topluluğun bu türden büyükleri ve önde gelenleri hakkındadır. İşte bu türden olan sahabeler, iktidarlar döneminde yavaş yavaş dinin eşraf ve sermayedarlarına dönüştüler ve artık helal ve haramı tanımaz oldular.
Onlardan sonra gelen nesiller de eşraf zade ve din kaygısı taşımayan şahıslar oluverdiler. Yönetimlerin içerisinde hizipler oluşturdular, İslam şeriatının hilafına, Peygamber ve Kur’an mantığının özü olan Ali’nin mantığının hilafına amel ettiler. Böylece de aşamalı olarak iktidar ve hükümet basamaklarını tırmanıp yüksek bir güce kavuştular.
Parti kurdular, cenahlar oluşturdular ve sahip bulundukları düşüncelerini kurumsallaştırdılar. Bu şekilde de her şeyi ellerine geçirdiler. Bunlardan bazıları da sonraları Kerbela’da imam Hüseyin’i öldürmek için Yezidin ordusunda yer aldılar.
İmam Hüseyin’i öldürüp Yezit ’in ordusunda yer alan bunlardan bazıları, daha önceden imam Ali’nin ashabındandı, bazıları ise imam Hüseyin’in önceden arkadaşlarıydı.
Örneğin onlardan biri Şimr b. Zilcevşen idi. Şimir, Sıffin savaşında imam Ali’nin ordusunda yer almıştı. İmam Hasan ve imam Hüseyin ile birlikte olup Muaviye’ye karşı savaşıyordu. Fakat daha sonraları bu Şimir, Kerbela’da Yezid’in ordusunun önemli komutanlarından biri oluverdi ve İmam’ın kafasını kesip şehit etti.
Bu tipler, bir tek Şimir’ den ibaret değildi, on veya yirmi kişi vardı ki, önceden imam Ali’nin ordusunda yer almış, İmam Hasan ve İmam Hüseyin ile Muaviye’ye karşı savaşmış ve daha sonra da Kerbela’da Yezit’ in ordusuna katılıp imamın kanına ellerini bulamışlardı!
Çünkü Peygamber’in (sav) vefatından sonra; iktidarlarda yer alan seçkin âlim ve aydınların evleviyetleri (öncelikleri) yavaş yavaş değişivermişti. Bundan dolayı da kesin tavır koymaları gereken yerlerde gevşeklik gösterip göz yumuyor ve göz yummaları gereken yerlerde de katı tavır koyup dik duruyor ve kavga ediyorlardı. Hatta dünkü düşmanlarıyla (yani Bedir, Uhud ve Huneyn’de kendileriyle savaşanlarla) yavaş yavaş bir araya gelip onlarla dostluk kurmuşlardı!
Şayet tarafsız ve objektif bir bakışla tarihin arşivlerini aralayıp imam Hasan ve imam Hüseyin ile savaşanların siyasi tavırlarını inceleyecek olursak ve yine onların önce gizli daha sonra da açığa çıkan siyasetlerini iyi bir dikkat ile ele alıp mütalaa edersek, daha önceleri, her ne kadar birbirleriyle düşman olduklarını ve hatta yer yer birbirleriyle savaştıklarını görmüş olsak da, fakat geçmişin bu düşmanları, konu Ehl-i beyt ve de onların çizgisi olunca (ki onların çizgisi de İslam Peygamberinin asıl çizgisiydi), ne hikmetse hepsinin topyekûn bir araya gelip karşıt safta birleştiklerini görmekteyiz!
Hatta Bedir ve Uhut’ ta müşriklerle savaşan onlardan kimileri, İslam’ın zaferinden sonra İslam’a giren o müşriklerle siyasi birliktelik yapmış, Ali ve Ehl-i beyt’ in aleyhinde tek cephe oluşturup aynı takımda yer almışlardır.
Onların arasındaki; “biz ve ötekiler” kavramı, artık İslamî ölçü ve adalet değerleri üzerinden değil, kabile, hizipçilik, maddî menfaatler ve anlamsız ölçüler üzerinden yapılı vermiştir. İlginç olanıysa, onlardan sonraki nesil, yani hem imam Hüseyin çizgisinde olanlar hem de muhalif çizgi, bu ikinci ve üçüncü kuşaktan destek almaktalar.
Yani bu nesil her iki tarafa da düşünsel anlamda öncülük ediyorlardı. Büyük çoğunluğu ise tarafsız kimselerdi.
Müslümanlar, ta ilk baştan (yani Hz. Peygamber’in (as) vefatından kısa bir zaman sonra) Muhammedî İslam ile kendi aralarında bir mesafe oluşturunca, artık sonradan gelen kuşaklar buna alışık oldular, böylece de hatta günümüze dek artık Müslümanların büyük bir bölümü, Muhammedî İslam ile hilafet/Saltanat İslam’ını biri birinden ayrıştıramadılar!
Tabi ki birinci ve ikinci halife (her ne kadar bunlara karşı bir takım söyleyecek sözümüz ve itirazlarımız olmuşsa da fakat) Muaviye ve Yezid’den farklı insanlardı. Ama kesin olan şu ki, Râşit halifelerin hükümet yöntemleri, Muaviye ve özellikle de Yezid’in hükümet yönetiminden çok farklıydı. Bundan dolayıdır ki Ehl-i Beyt’ in Râşit halifelere karşı davranışları ile Muaviye ve Yezid’e karşı davranışları farklıydı. Fakat yine de ilk sapma baştan oldu!
İslam peygamberinden (sav) hemen sonra Müslümanların ne kadar değiştiklerini bize gösteren, Peygamberin vefatından on gün sonra kızı Hz. Fatıma’nın babası Resulullah’ın (sav) mescidinde “Fedek Hutbesi” diye bilinen o konuşmasından küçük bir parçayı aktarıp, sözlerimi öyle bitirmek istiyorum.
Evet, henüz o dönemde 18, 19 veya 23 yaşlarında olduğu kaydedilen Peygamber parçası Hz. Fatıma (sa.), o dönemdeki toplumun ileri gelen ve güçlü şahsiyetleri olan kimselere şöyle bir hitabette bulunuyordu:
– “Bundan önce siz (Kureyşli) ler bir ateş çukurunun tam kenarında duruyordunuz. Kolayca yutulan bir yudumluk su kadar önemsiz ve aç insanın bir kerede yutacağı az bir lokma gibi değersizdiniz. Çabuk parlayıp hemen sönüveren saman alevi gibi dayanaksızdınız. Başka toplumların ayakları altında eziliyordunuz… Çevrenizdeki toplumların sizi kapıp götürmelerinden korkuyordunuz. Bütün bunlardan ve nice güçlü erlerin belasına uğradıktan sonra Arap kurtlarına lokma olduktan ve Ehl-i kitabın azgınlarına tutsak düştükten sonra Allah sizi Muhammed’le (sav) kurtardı. Onlar her ne zaman savaş ateşini yakmak istedilerse, Allah onu söndürdü. Ne zaman şeytan boynuzunu gösterdiyse ya da ne zaman müşriklerden bir grup ağzını açmak istediyse, kardeşini (Ali’yi) tam ortasına attı. O da onların başlarını tam ezmedikçe, yaktıkları fitne ateşini kılıcıyla söndürmedikçe onlardan vaz geçmedi.
O (Ali), Allah’ın zatı için var gücünü harcar, Allah’ın emri hususunda hiçbir çabadan geri durmazdı. Resulullah’ın yakını Allah’ın velilerinin önderidir. Kollarını sıvamış, insanlara öğüt veriyordu. Çok çalışıyor, büyük emekler sarf ediyordu. Allah için bir iş yaptığında, kınayanların kınamasından korkmazdı. Siz ise ferah içinde konforlu hayatınızı sürdürüyordunuz; rahatınız yerinde, bir eliniz yağda, bir eliniz balda olmak üzere can güvenliğine sahip olmanın keyfini çıkarıyordunuz. Bu arada başımıza bir felaketin gelmesini dört gözle bekliyordunuz. Bizim kara haberimizin bir an önce gelmesi için sabırsızlanıyordunuz. Savaş olunca geri durur, çatışmadan kaçardınız.
Allah, Peygamberini (sav) nebiler yurduna ve seçkinler diyarına intikalini uygun görünce, içinizdeki nifak düşmanlığı açığa çıktı. Din kisvesi eskidi. O, düne kadar susan hainler konuşmaya başladı. Adı sanı bilinmeyen kimseler öne geçmeye, batıl ehlinin soylu develeri (önderleri) böğürmeğe başladılar. Bunlar sizin meydanlarınızda itibar görür oldular.”
Sonra şöyle buyurdular:
– “Peygamber’in (sav) Ehl-i Beytine ve çocuklarına zarar vermek için türlü dolaplar çeviriyorsunuz. Gizli saklı planlar kuruyorsunuz. Yüreğe saplanan bıçak gibi, ok gibi acı veren eziyetlerinize sabrediyoruz ve…”
İşte bunlar Peygamber’in (sav) “benim parçam” dediği ciğer paresi ve tek yavrusu Hz. Fatıma’nın (sa.) ta o günden yakındığı şikayetlerinin çok az bir bölümüdür. Gerçekten Hz. Fatıma’nın (sa.) söylediği her şey, Kerbela olayında açık bir şekilde ortaya çıktı ve Kerbela; iman edenlerle iman etmiş gibi gözükenlerin bir süzgeci oluverdi. Daha doğrusu Kerbela hadisesi, müminlerin kıyamı ile münafıkların intikamının sergilendiği bir sahneye dönüştü. İşte Kerbela’nın arka planında olan gerçek budur. Bunun dışındaki sözler bir güzaftan başka bir şey değildir.
Sonuç:
Kerbela olayının arka planı, ancak Şehit Mutahhari’ nin okumasıyla doğru bir biçimde elde edilebilmektedir.
Şehit açısından, Resulallah’ın (sav) vefatından sonra, Kuran ve İslam’ın ritüelsel hükümleri hariç, diğer değerleri ve özellikle de sosyal meseleleri ilgilendiren siyaset, adalet, ahlak ve iktisadi paylaşımlar gibi dinin özü itibariyle gönderiliş gayesindeki en önemli boyutlarını teşkil eden hususlarında, diğer semavi dinlerdeki gibi birtakım tahrifatlar oluştu.
Emevîler Hz. Peygamber (sav)’i dıştan mağlup etmeyi başaramayınca İslam’ı, Müslüman kisvesine bürünüp içten fethettiler. Cahiliyet dönemi algı, anlayış ve uygulamalarını İslam postuna büründürüp o şekilde Müslümanlara İslam diye yutturdular.
Şehidin söylediği gibi Kerbela, “Müminler için imanlarının imtihanı, münafıklar için ise intikam alma alanı” oldu. O günden itibaren, her ne kadar Emevîler ve Ehl-i Beyt dünyadan ayrılıp Hakkın huzuruna varmış olsalar da fakat zihniyet ve düşünceleri aynen olduğu gibi devam edip gitmekte ve hatta kıyamete kadar da bu şekilde devam edecektir.
-
Han Ayvaz Adıgüzel: Ehli dil birbirini bilmemek ve Gadir-i Hum
-
Hasan Kanaatlı: BİZCE KERBELA OLAYININ ARKA PLANI!
-
ABD Yüksek Mahkemesi’nden Trump’a kritik yetki: Bağımsız kurum yöneticilerini görevden alabilecek
-
Avrupa’da “sessiz katil” alarmı: Aşırı sıcaklar can alıyor
-
Dr. Alper Akçam: NATO’dan utanmayın, halkınızdan utanın!
-
Güney Kıbrıs’taki İngiliz üssünde arabada unutulan iki çocuk öldü: Baba ve anne gözaltında
