Hakan Akpınar: Firarî sürgünler: Jön-Türk gazeteciler

-Basın - 12 Temmuz 2025 00:01 A A

Hakan Akpınar

 hakanakpinar227@gmail.com

YAZI ARŞİVİ

19. Yüzyıl Osmanlı tarihi, kendi içinde sayısız hikâyeler, zamana gömülü sırlar ve ibretlik hadiseler barındıran çalkantılı bir dönemdir. Aynı zamanda, parıltısı artık sönmeye yüz tutmuş bir büyük imparatorluğun kaçınılmaz nihayete sürüklendiği hüzünlü bir süreçtir. Geç kaldığı tarihin fırtınalı girdabına kapılan Osmanlı İmparatorluğu, bu devirde âdeta akıntıya kürek çeker… 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısından bakıldığında, imparatorluğun ayakta kalabileceği zaman neredeyse bir insan ömrü kadardır.

Osmanlı, zaten “Hasta Adam”dır. Sürekli toprak kaybeden; ekonomisi batmış; Avrupa’ya borç ve Kapütilasyon zincirleriyle bağlı olan Devlet-i Aliyye, hakikaten Batı’nın gözünde bir Hasta Adam’dır artık… Bu sözler, bizzat Rus İmparatoru I. Nikola tarafından 1853 yılında Saint-Petersburg’daki bir baloda İngiliz sefiri Hamilton Seymour’a söylenmiştir. Rus Çarı, “Kollarımızda hasta, çok ağır bir hasta var” diyerek, Osmanlı İmparatorluğu’nun İngiltere ve Rusya arasında paylaşılmasını teklif etmişti.

Çar’ın bu teklifi, başta İngilizler olmak üzere Avrupa devletlerinin işine gelmiyordu; çünkü Rusya’nın, Osmanlı Devleti’nin kaderi üzerinde söz sahibi olmasını istemiyorlardı. Özellikle de yoğun Slav nüfusunun yaşadığı Balkanlar, Makedonya coğrafyasında…

Avrupalılar ve tabi ki İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiye sürecini, aceleye getirmeden planlı bir biçimde yapmaya azamî dikkat gösteriyordu.

Madalyonun öbür yüzünde ise Rusya’nın geleneksel sıcak denizlere inme politikası ve buna bağlı olarak Avrupalılar ile birlikte buradaki sömürgecilik faaliyetlerinde söz sahibi olma hayali vardı. Rusya için bunun tek yolu, Ortadoğu coğrafyasına hâkim olan Osmanlı’nın erken tasfiyesiydi.1853 yılında, Osmanlı devleti ile Rusya arasındaki Kırım Savaşı da bu yüzden patlak vermişti. Kırım Savaşı’nda İngiltere, Fransa, Prusya ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı’nın safında savaşa katılmış ve Çarlık Rusyası mağlup edilmişti.

Ne hazindir ki Osmanlı İmparatorluğu, üç yıllık bu savaşın ardından ekonomik ve askerî açıdan sıfırı tüketmişti. Savaş sonrasında Avrupa’ya ilk defa küçük miktarlarla başlayan borçlanma, sonrasında daha yoğun bir biçimde devam etmiş; Osmanlı Devleti, Abdülaziz döneminde yüzlerce milyon altın liralık borç ile çok ağır bir iktisadî yükün altına girmişti.

Toprak kaybı yüzünden imparatorluğun vergi gelirleri azalmıştı. Bütçeye para bulmak için tarım ve ziraate ek vergiler getirilmiş; bu da köylüyü-çiftçiyi fena halde bunaltmıştı.

Hazine tamtakırdı. Memur ve subay maaşları aylarca ödenemiyordu. Devlette çalışanlar da maaşlarını tefecilere kırdırarak, aldıkları borçla ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Haricen, Arap coğrafyasında İngiliz tahrikleriyle yer yer başlayan küçük intifadaların yanısıra Balkan ve Makedonya’daki milliyetçi ayaklanmalar, Devlet-i Aliyye’yi acz içinde bırakmıştı. Osmanlı Devleti, belki de tarihinin en zor ve bunalımlı zamanını yaşıyordu.

Osmanlı-Türk basını, tarihin bu zorlu şartları içine doğmuş; gazetecilik yapan münevver kesim, imparatorluğun dağılmasını önlemek maksadıyla Bâb-ı Âli Hükümeti ile saltanata karşı ciddi bir muhalefet hareketi başlatmıştı. Zamanla “Yeni Osmanlılar” veya “Genç Osmanlılar” olarak adlandırılacak olan bu aydınlar hareketi fikir ve görüşlerini, kurdukları gazeteler vasıtasıyla halka duyurmaya çalışıyorlardı.

Onlara göre, imparatorluğun şâşaalı günlerine dönebilmesi için rejim değişikliği şarttı. Meşrutiyet rejimi, yani “Taçlı Demokrasi”, Osmanlı’yı yeniden ayağa kaldıracak yegâne kurtuluş reçetesiydi. O bakımdan, fikir adamları olarak öne çıkan devrin münevver gazetecileri meşrutiyet davasını sahiplenmiş ve bu hususta Osmanlı’nın müesses nizâmına karşı siyasî ve fikrî mücadele başlatmışlardı.

Bu çerçeveden bakıldığında, Tanzimat Dönemi basınının bir fikir ve aksiyon hareketi olarak doğduğunu söyleyebiliriz. Şinâsi, Namık Kemâl, Agâh Efendi, Ziya Paşa, Ali Suavi gibi Tanzimat Basını’nın önde gelen nice isimleri yalnızca edebiyatçı ve gazeteci olarak değerlendirilmemelidir. Onlar, birer dava adamıdır. Fikir ve ifade özgürlüğünün ilk kalemşorları olmakla beraber bunlar, hiç kuşku yok ki yürekleri vatan, millet sevgisiyle atan idealist aydınlardır.

Tanzimat Dönemi ile devamındaki “İstibdat Devri” dâhil olmak üzere Osmanlı-Türk basını önemli görevler üstlenmiş; tarihimizde iz bırakan aksiyon ve fikir adamları yetiştirmiştir. Basın tarihimizin ilk safhaları, imparatorluğun çöküşünü engellemek için Osmanlı aydın sınıfının devlet yöneticilerine karşı meşrutiyet mücadelesi verdiği bir döneme tekabül eder. Bu yüzden, mücadelenin sürdürüldüğü gazeteler Bâb-ı Âli hükümetleri ile saltanat tarafından baskılanmış; art arda çıkarılan basın kanunları ya da kararnamelerle susturulmak istenmiştir.

Nitekim, 27 Mart 1867 yılında çıkarılan “Âli Kararname” ile Osmanlı Devleti’nin gazetecilere uyguladığı baskı zirve noktasına çıkmıştır. Sayıları, bir elin parmağı kadar bile olmayan İstanbul gazeteleri darmadağın edilircesine süresiz kapatılmış; mühürlenen matbaalarının başına dahi nöbetçi zaptiyeler konulmuştur.

Anadolu’ya sürgün edilen üç gazeteci Nâmık Kemâl, Ali Suavi ve Ziya Bey, Mustafa Fazıl Paşa’nın çağrısı üzerine bir yolunu bularak gizlice Paris’e firar etmişlerdi. Bu firarî sürgünler, o günden sonra Fransız basınında “Jön Türkler” (Jeunes Turcs-Genç Türkler) olarak anılacaklardı.

Fazıl Paşa, meşrutiyet mücadelesini Avrupa’da çıkaracakları gazetelerle sürdürebilmeleri için onlara maddi destek sözü vermişti. Sözünde duracak ve bu gazetecilere Avrupa’da hâmilik yapacaktı; fakat bir yere kadar… Ne de olsa Fazıl Paşa’nın derdi başkaydı. Oraya da geleceğiz…

 

-Basın - 00:01 A A
BENZER HABERLER