Hasan Kanaatlı: Kur’an’da Fıtrat Konusu (III)

-İslâmî Yazılar - 26 Aralık 2025 00:01 A A

Hasan Kanaatlı

h.kanaatli@hotmail.com

YAZAR ARŞİVİ

(BİR ÖNCEKİ YAZININ DEVAMIDIR!)

Kur’an’ı Kerim, “insan” denilen bu mahluku, üç boyutlu olarak ele alır:

Birinci ele aldığı boyut; insanın zihin/akıl boyutudur. (Yani Kur’an, insanın aklına hitap eder ve o boyuttan insanı eğitmeye çalışır!)

İkinci ele aldığı boyut; insanın kalp/gönül boyutudur. (Yani insanın kalbine hitap eder ve o boyuttan onu terbiye etmeye çalışır!)

Üçüncü ele aldığı boyut; insanın nefis boyutudur. (Yani Kur’an, insanın nefsine yönelik hitabette bulunur ve onun nefsini terbiye etmeğe çalışır!)

Görüldüğü üzere insan, fıtratı gereği üç boyutlu bir varlıktır! Kur’an, aslında bu üç memleketi fethetmeğe çalışır! Zira bunların her biri birer ülkedir. Nefsin yanlışa düşmesi, Şeytan’a bir üs vermesidir. Şeytan, nefsin ona verdiği üsten -tabiri caiz ise- bombayı atıp aklı bombardıman ediyor ve gönül ülkesini, o şekilde teslim alıyordur!

Yani akıl ile nefis arasında sürekli bir savaş vardır. Bu savaşın sebebi, akıl ile nefsin gönül’ e sahiplenmek için yaptıkları rekabettir! Akıl; “gönül benimdir!” der, nefis de “benimdir!” der. Çünkü gönül, “fazlasıyla madenleri bulunan bir ülkedir!” Yani gönül, sevgi, sadakat, haya, iffet, korku, iman vs. gibi tüm değerli madenlerin bulunduğu kocaman bir ülkedir! İşte vahyin geliş sebebi ve mücadele nedeni, gönül ülkesine aklı hâkim kılmak ve onu zafere ulaştırmak için akla destek sağlamaktır!

Fıtratın zihin (akıl) boyutunu bu şekilde izah etikten sonra, şimdi de onun boyutlarından bir diğeri olan gönül (kalp) boyutundan söz edeceğiz!

Fıtratın gönül boyutunun en büyük değerlerinin “iman”, “sevgi”, “haya” ve “sadakat” olduğunu söyleyebiliriz! Nitekim aklın en büyük değeri “bilgidir!”

Allah gönlümüze “sevgiyi” bir tohum şeklinde yerleştirmiştir! Arapçada sevgiye “hub” denir. “Hub” ise aslında tohum tanesi demektir! Onun çoğulu olan “Hububat” da oradan gelir. Yani aslında “hububat” da sevgi anlamına gelmektedir. Çünkü sevgi de aslında “hububata” benziyor! Tabii ki sevgiden kasıt, cinsel bir iç güdü değildir elbette, yüce bir değer olan şeydir!

Allah Teala bu “sevgiyi/hubbu” insanın fıtrat toprağına bir tohum olarak yerleştirmiş, onun yeşerip büyümesini ve yine ondan nelerin yeşerip sevgiye dönüşmesini, insanın hür iradesine bırakmıştır!

Diğer bir ifadeyle; Yüce Allah, sevgi denilen bu yüce değeri, insanın fıtratına ham bir şekilde koymuştur! Fakat sevgi ile iman arasında “bileşik kaplar” gibi bir ilişki vardır! Bileşik kapların fiziksel açıklaması şudur: Yani kaptan birinde su yükselir ise, ötekinde de yükselir! Birinde azalırsa, diğerinde de azalır! İşte sevgi ile iman arasında böyle bir bağlantı vardır!

Kur’an’da Hz. İbrahim (as) bazen “imanı” sevgi ile kullanır! En’am suresinde Hz. İbrahim’in, Allah’ı arayışı hususu ile ilgili birtakım ayetler vardır! Yıldızı, ayı, güneşi gördüğünde, “işte Rabbim budur” deyip sonradan da onların kaybolmasını görmekle:

– “Ben kaybolanları sevmem” (En’am: 76) dediği nakledilir. Ayetteki “sevgi” den kasıt, “iman etmem” demek istemesidir! Başka bir deyişle, buradaki “sevmem” sözcüğü, “iman etmem” anlamına gelmektedir!

Diğer bir ayette de Kur’an şöyle der:

– “Allah size imanı sevdirdi!” (Hucurat: 7) Demek ki “sevgi” olmaz ise “iman” olmaz! Yani imanın gönülde oluşması, o şeyi sevmeye dayalıdır! “İnsanın Allah’a dair olan sevgisi, onu Allah’a imana götürür!”

Allah Teala, bizim içimize fıtrat gereği “inanç duygusu” yerleşirmiştir! İnanç duygusu ile “iman” aynı şeylerdir! İman, inanç duygusunun somut hale gelmiş durumudur! Yani fıtratımızda öyle programlandığı üzere, yerleştirilen inanç duygusunu, imana dönüştürüyoruz! Ve tevhit inancına gittiği zaman, gerçek “Tevhit imanını” yakalamış bulunuyoruz!
***                                                *

İman’ın sevgi ile ilgisinin bulunduğunu söyledik, fakat bu sevgi, çok kaypak bir alandır!

Örneğin yokuş aşağı buzlu bir yolda iniyorsunuz! Ayağınızı çok sağlam basmanız lazım, yoksa her an düşüp bir yerinizi kırmanız mümkündür! Sevgi alanı da öyle bir kaypak alan ki, orada da ayağınızı sağlam basmazsanız, yuvarlanıp kayıp gider ve şirkin kucağına düşebilirsiniz! Yani fıtratımızda bulunan ve yüce bir değer olan bu sevgi, insanı şirke kadar götürebilir!

Sevgi dediğimiz bu değer, şayet eğitilmezse ve eğitimi de Kur’an’dan verilmez ise (ki Batılılar buna duygu eğitimi der, bizler de buna gönül eğitimi diyoruz!) insanı felakete sürükleyebilir!

Bundan 1400 yıl önceden Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de bu yüce değerin (sevginin) eğitilmesini haber veriyor! Örneğin Bakara 165’te insanların sevgiyi yanlış yerde kullandıklarını şöyle haber veriyor:

– “İnsanlardan bazıları, Allah yerine başka şeyleri kendilerine Tanrı edinirler. Onları Allah’ı severcesine severler! İman edenlerin Allah’a sevgisi ise daha kuvvetlidir!”

Tövbe Suresi 24’te de şöyle geçer:

– “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, biriktirdiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve beğendiğiniz evler, size Allah’tan, Peygamber’inden ve O’nun yolunda cihat etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emrini (azabını) getirmesini bekleyin. Allah, fasık topluluğu hidayete erdirmez!”

Allah Teala bu ayetlerde neyi ne kadar seveceğimizi söylüyor! Tövbe 24’te 8 madde sayıyor! Bu maddeler, benden, peygamberimden ve cihattan daha sevimli ise, azabımı bekleyin diyor! Yani benden ve resulümden, kulum için bunlar daha sevimli olamaz! Olursa, “şirk yaparsın!” Bu, çok ciddi bir konudur! Bu konuda “İslam dünyası yanılıyor!”

Ayet diyor ki, “insanlardan bazıları bazı şeyleri Beni sevdikleri gibi severler (yani müşriktirler!). Fakat iman edenler ise, Beni (!) daha fazla severler.

Görüldüğü üzere, sevgi insanı şirke de götürüyor imana da! İşte böyle kaypak bir alana eğitimin verilmesi lazım. Ama İslam alemine böyle bir eğitim verilmedi işte!

Biz Müslümanlar saygı ile sevgiyi karıştırıyoruz! Bir din büyüğüne saygı gösterirken, onu (haşa) Allah yerine koyuyoruz! Makamını, Tanrı makamı yapıyoruz! Bunun farkında değiliz!

Peki, ben ne Yahudi’yim ne de Hristiyan’ım, Yüce Allah tövbe 31’de neden onları bana anlatıyor ve şöyle diyor:

– “Onlar (Yahudi ve Hristiyanlar), Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Oysa sadece kendisinden başka ilah olmayan bir tek ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O, onların şirk koştukları şeylerden münezzehtir!”

Allah, şu ayetle bizlere şu mesajı veriyor:

– “Ben siz Müslümanları terbiye ediyorum, onları değil!”

Yani sen, Yahudi ve Hristiyan gibi olmamalısın, ilim ve din adamlarını Tanrı edinmemelisin! Çünkü burada, fıtratın yanlış yerde kullanılma olayı söz konusudur! Yani sevgi denen şeyi biz, Allah’ı sevmeye yöneltmeliyiz! Fakat bizler farkında olmadan birilerini Tanrı gibi sevmeye yöneliyoruz! Böylece de şirke düşüyoruz! Ama bunun farkında değiliz!

Allah Teala, fıtrata yerleştirdiği bu “sevgi” değeri ile, Hz.  Musa (as)’ı düşmanı olan Firavun’un sarayında büyütmüştür! Çok ilginç değil mi?

Yani sevgi, düşmanlığı köreltir! Zira Allah’ın, Firavun’un kalbine atmış olduğu Musa sevgisi, onun işini bitiriverdi!

Kısacası sevgi, insan fıtratına Allah tarafından yerleştirilen yüce bir değerdir! Onu eğitmez, nadasa bırakır ya da yanlış eğiticilerin eline verir isek, ondan düşmanlık, kan dökme, dünya sevgisi yüzünden kavga, kardeşin kardeşe mermi sıkması, katliamlar, ego vs. gibi şeyler türer! Kısacası sevgi cevherini İslam alemi olarak ya yanlış eğitime tabi tutmuşuz ya da öldürüp mezara koymuşuz! Sevgi ölünce, merhamet de ortadan kalkmış oluyor!

(DEVAM EDECEK!)

 

-İslâmî Yazılar - 00:01 A A
BENZER HABERLER