Neşe Doster: Krizler ve fırsatlar…

-Toplum - 21 Eylül 2026 00:01 A A

Neşe Doster

nesedoster@yahoo.com

YAZI ARŞİVİ

Temel sorunlarla yüzleşmek için yazıya birkaç soruyla başlayalım? Eylem ve söylemlere bakınca yaşam felsefesinin anayasası kadın erkek eşitliği değil midir? O halde ülkemizde kadın istihdamı neden erkek istihdamının yarısı kadardır? Siyaset çözüm üretme mi, meydan okuma sanatı mıdır? Genelde ekonomik ve toplumsal, özelde ailevi ve kişisel cam duvarları kırmak kolay mıdır? Görünen tabloyla devam edersek; Bir türlü dikiş tutmayan devlet bütçesi,  düzlüğe çıkamayan ekonomi, önlenemeyen zamlar, artmayan maaşlar, artan işsizlik, 2026 Haziran itibariyle 539 milyar doları bulan dış borç stoğu, (2002’de dış borç stoğu 129 milyar dolardı!) günde ortalama 7 bin kişinin icra takibine takıldığı ülkemizde hayatın çok azı tebessüm, çok fazlası teessürle dolu değil midir?

Anlamaktan da, anlatmaktan da yorulduk ama sürdürelim…

Neden sadece bazıları özellikle de kadınlar dengeyi korumayı kendilerine görev edinir, niçin kimse kırılmasın, kimse darılmasın diye derleyip toparlama işlevini hep onlar üstlenir? Oysa herkes aynı özeni gösterse, hak vermek yerine haklı çıkmayı uygulasa, dinlemeye ve anlamaya çalışsa yükümüz daha çok hafiflemez mi?

Anlamak, hak vermek alışkanlık yaratınca masum olmaktan çıkıp, sınırları genişletip, sinirleri yıpratmaz mı? Çünkü anlatmak, karşınızda gerçekten duymaya niyeti olan varsa hora geçer, aksi halde insanı tüketir ve kendine yabancılaştırır, sürekli anlamak zorunda kalmak yükü artırır, kişiyi yorar, yalnızlaştırır, kendini ihmal etmesine neden olur. (günümüzde örnekleri o kadar çok ki!)

Her konuya ben çözerim diye atlamadan, soru ve sorun kalıplarına dalmadan, denge ve uyum sağlama becerilerini geliştirerek, nitelikli paylaşımlarla sabırlı davranıp-  sakin kalarak, “henüz hazır değilim, boş ver” diyerek (mutlu aile tablosuna gölge düşürmeden!) değişip dönüşmeden de mutluluğun resmi yapılamaz mı?

İnsanın varlığının anlaşılmadığı yerde yokluğunun ne önemi var!

Kişi elindekinin değerini yitirince anlar derler ya? Neden yitirmeyi bekliyoruz ki? Niçin “keşke o gün söyleyebilseydim” gibi pişmanlıklar iş işten geçtikten sonra akla gelir? Soru soruyu doğurduğu için devam edelim; Dik durarak, ödün vermeyerek haklılığını kanıtlamak aslında bir dönüm noktası değil midir? Ortada elle tutulup, gözle görülen bir emek varsa, gösterilen ilgi, uzatılan el, idare edilen anlar ve ortamlar, yapılan iyilikler, iyi niyet varsa, neden açıkça görülmez ve takdir edilmez, hatta yok sayılır? Sustuğumuz, susturulduğumuz kırılma anları, yaşatılan duygusal süreçler, geçmişte biriktirdiğimiz çözümlenmesi zor olan, içimizde düğüm düğüm olmuş sorular, üzerini zaman geçtikçe bile kapatamadığımız boşluklar, yarım kalmış tümceler, önemsiz sayılmanın yarattığı duygusal kırgınlıklar vb…

 Bunları anlamak ve anlatmak hem zor, hem kolay…

Zordur, çünkü; Her şeyi kontrol etme, güçlü ve mutlu görünme çabası zordur, yorar, dengeleri bozar, uykusuz bırakır, depresyona sokar, duygusl boşluklar yaratır, beyinde depolananlar gün gelir bir yolunu bulup gün yüzüne çıkar, ama yanında yorgunluk ve tükenmişlike beraber. Önemli olan insanları tartarken hakkımızı yedirmeden karşıdakine hakkını teslim etmek, onu hak ettiği yere koymaktır.

Kolaydır, çünkü; Bırakmak özgürlük getirir, vazgeçmek güç ister. Bunu yapmaya karar verdikten sonra uygulamak düşünüldüğü kadar zor değil aksine kolaydır…

Geçmişi selamlayıp, keşkeleri askıya alıp günümüze dönersek…

Ne demişti CB; “Sessiz devrimlerimizle  Türkiye’ye çağ atlattık. 103 yıllık cumhuriyetin en başarılı kadrosu olduk, adımızı tarihe şanla, şerefle nakşettik.” Ne diyor CB; ”Yaklaşan seçimi atlatacağız.” Bu gidişle ve rozet kelepçe uygulamaları sürdükçe sadece yaklaşan değil daha niceleri garanti de! İşin bir de  soru önergelerine verilmeyen yanıtlar, halkın başat sorunlarını yok sayma, çocukların heyecanlı, velilerin kaygılı olduğu okul gerçeği, artan işsizlik, düşmeyen enflasyon, kapanan iş yerleri, iflas eden esnaf, kağıttan şekere, çimentodan sigaraya satılan fabrikalar, demir- çelik tesisleri, tekel ürünleri, limanlar, enerji tesisleri boyutu yok mu? Cumhuriyetin kaleleri sayılan bu kurumların satılmasından sonra sıra otoyol ve köprülere gelmesine rağmen ekonomi dar boğazdan çıktı mı?

Ne demişti 5 yıl önce kaybettiğimiz tiyatro sanatçısı Ferhan Şensoy; “Her gün bugün acaba ne olacak diye kalkıyoruz, akşam bu kadar da olmaz ki canım diyerek yatıyoruz!” Yazıyı bir soruyla noktalayalım? Merhum Şensoy haksız mı? Bu satırların yazarı hatırlatmakta haksız mı?

Özetle: Ortaya karışık yazım için yorumu okurlarıma bırakıyor, herkes istediği bölümden payına düşeni alsın diyerek aradan çekiliyorum… 

 

-Toplum - 00:01 A A
BENZER HABERLER