Neşe Doster: Satılan köprü ve otoyollar, borç fırtınası, çıkmaz sokaklar…
Neşe Doster
nesedoster@yahoo.com
Bir yanda bütçe açığının ciddi sınırlara dayandığı, yoksul varsıl arasındaki uçurumun giderek arttığı, ekonominin bir türlü dikiş tutmadığı, toplumun yaklaşık üçte ikisinin yoksul olduğu, açlık sınırının 37 bin TL’ye, yoksulluk sınırının 121 bin TL’ye vardığı ülkemiz! Diğer yanda hakkını alamayan işçi, perişan olan çiftçi, gözü açık- eli sıkı işveren…
Bir yanda toplam servetten çok büyük pay alan, sınırsız ve sorumsuz harcayan küçük bir azınlık, diğer yanda sınırlı geliriyle zorunlu ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlananlar, borç fırtınasıyla cebelleşenler, hayat pahalılığı altında ezilenler, çıkmaz sokaklarda giderek yoksullaşanlar, yüksek faiz, düşmeyen enflasyon, artan ağır vergiler, üretimden uzaklaşan ekonomi yüzünden alım gücü giderek azalan milyonlar. Bu sisli ve bulanık veriler gören ve duyanlar için tam bir alarm tablosudur…
Bir yanda yerli üretimi bitiren ithalat, diğer yanda binbir zahmetle üretilen ve elde kalan her çeşit gıda maddesi. Her yanda gözün gördüğü, gönlün istediği, aklın kaldığı, ancak bütçenin el vermediği, cüzdanın yetmediği, hedef ve kapsam belli olmadığı için endişenin, kaygının egemen olduğu toplumsal ruh hali…
Bu iç acıtan girişten sonra sırada yüz güldüren, iç açan haberler de var kuşkusuz! Örneğin dizi ihracatımız 1 milyar doları aşmış durumda. Eloğlu işini gücünü bırakıp bizim dizileri izliyor, bilmediğini öğreniyor, merakını gideriyormuş.
Yine Türkiye sağlıkta dünya üssü olmuş. 3 milyar dolarlık gelir kaydedilmiş. Ülkemiz küresel sağlık turizminin merkezlerinden biri olmuş. Böylece sağlık alanında farkını fark ettirmiş. Eloğlu başta saç ekimi olmak üzere her türlü sağlık gereksinimi için bizi tercih eder olmuş.
Bir yanda sevinç, diğer yanda hüzün…
Bu arada toplumsal tabloya bakınca; Neler olup bitiyor diye merak edenler var, bundan sonra neler olacak diye kaygı duyanlar var, olup bitenlerin farkında olanlar var, farkında olmadan durup bakanlar var, hiç farkında olmayanlar var, bana ne dercesine kıyısında dolananlar var, ben de sorumluyum deyip içine dalanlar var…
DİSK-AR araştırmasına göre geniş tanımlı işsiz sayısı 12.1 milyonu aşmış durumda. Resmi işsizlik gençlerde ise yüzde 7.9 olarak gerçekleşti. Kadınlarda durum daha vahim. Bizim cenahın yalnızca 6.7 milyonu kayıtlı ve tam zamanlı çalışıyor. Kadın işsizliği yüzde 39.2 oldu. Çalışabilir durumdaki 100 kişiden 31’i işsiz, bu oran ve sayılara iş aramaktan bıkanları, vazgeçenleri de eklersek işsizlik çok daha vahim gözüküyor.
Okul ücretlerinden, artan servis ücretlerine, akaryakıt zamlarından, temel tüketim mallarına gelen artışlara, hayat pahalılığından maaşların düşüklüğüne, halkın refahının esas alınmayışından, dikiş tutmayan ülke gündemine, halkın alım gücününün her gün düşmesinden, kalıcı fiyat istikrarının tutturulamamasına, yağmur olup yağan zamlardan, mutfağın yolunu unutturan ve tencereyi boşaltan ekonomik sorunlara uzanan o kadar çok etmen var ki! Saymakla bitmez…
Gelelim sorulara? Neden krizlerin bedelini hep yoksullar ve dar gelirliler ödüyor? Neden geniş tanımlı işsizliğe , gençlerin istihdamına önlem alınıp çare aranmıyor? Niçin içimizdeki ve aramızdaki kalın perdeler arttıkça, hayatın dağılmış parçalarını toparlamak hep dar gelirliye düşüyor?
Neden derseniz? Çünkü doğruyla yanlış arasındaki çizgi kaybolunca yanlış kabul görmeye ve normalleşmeye başladı. Güçlü kaslarımız olan tarihi ve coğrafi gerçeklerden uzaklaşıldıkça değerler aşındı. İşini halletmek için her yolu mubah görenler arttıkça dürüstlük sorgulanır oldu. Çoğu facianın altından sorumsuzluk çıkınca kurumlara güven azaldı. Böylece insandan topluma uzanan yolda kurumlar yıprandı. Emeğin yerini rant aldıkça çıkarlar öne çıktı. Böylece toplumu ilgilendiren sorunların çaresinin ancak toplumsal sorumluluktan geçtiği unutuldu. (Ama unutmayanlar var)
Hal böyle iken yaşamsal olayları hatırlamak, 5 yılda 22 kez zam gelen günlük alışveriş sepeti hakkında iki laf etmek, olup biteni hissetmek, konuşulanları dinlemek, haksızlık karşısında susmamak, çevreyle paylaşmak artık yasaklar sınırında olduğu için hayret etmek ve şaşırma duygusu da tarihe karıştı. Özetle bize denilen şu; “Şaşırmayın alışın!”
Sözü uzattığımın farkındayım ama, “dertli söyleyen olur” derler. Madem seçimlerin hiç biri önemi kalmadı, kaybedilen belediyeleri geri almanın yolu ikna, tehdit ve şafak operasyonlarından geçmeye başladı, sandıkta kaybedilen masada geri alındı. Yönetim köprüleri, otoyolları satmaya başlarken, halk ikinci el giysileri Pazar tezgahlarında satmaya yöneldi.
Hal böyle iken “gerçekçiyim, dolayısıyla karamsarım” diyenlerin sayısı arttı…
Şimdi gel de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın; “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor!” sözünü derin ah’lar çekerek anma…
Şimdi gel de Emile Zola’nın; “Gerçek yürüyor, onu hiçbir şey durduramaz.” şeklindeki sözünün özünü kapsayan acı gerçekler niçin hep dar gelirliyi vurarak, ezerek, yutarak, öğüterek, yakıp yıkarak ilerliyor? Sorusunu sorup, yönetim erbabının bu konuda söyleyecek sözü var mı diye merak etme! (Pek çok okurun günaydın dediğine eminim!)
Kutlama notu: “Yurtta barış, dünyada barış!” diyerek barışın önemine vurgu yapan Büyük Atatürk’ü bir kez daha minnetle anarak, geride bıraktığımız 1 Eylül Dünya Barış Günü ve 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşunun 104. yıldönümü kutlu olsun…
-
ABD-İran savaşında hareketlilik sürüyor: ‘ABD’nin asıl hedefi Ortadoğu’da Çin’i yavaşlatmak’
-
YENİ Parti yöneticileri Özgür Çelik ve Berk Tütüncü hakkında soruşturma başlatıldı
-
Orman yangınları: Adana ve Antalya’da mücadele sürüyor
-
Trump’ın AfD açıklaması Berlin’i kızdırdı
-
Mansur Yavaş’tan yeni açıklama: Erdoğan’la neden görüştü?
-
İHA’lar, siber saldırılar ve dezenformasyon: Rusya’nın Avrupa’ya karşı ‘hibrit savaşı’
