Yaşamın Öğrettikleri…

03.07.2021 10:30

504 Kişi Okumuş

6 Yorum

Yaşamın Öğrettikleri…

Nostaljik yazılar 17

 

Çocukluğumuzda okullarda öğretilen bir şiir vardı: “Orda bir köy var uzakta/ O köy bizim köyümüzdür./ Gitmesek de gelmesek de! O köy bizim köyümüzdür.”

Zaman gidip gelmediğimiz, arayıp sormadığımız, sorunlarına eğilip, dertlerine derman olmadığımız uzaktaki köylerin bizim köyümüz olamayacağını, bizim köyümüz kalamayacağını çok acı derslerle öğretti bize…

Çocukluktan okula, şiirden söze, köyden kente, kentten Kars’a gelip öze dönersek! “Kars Memleketim Benim” adlı kitabımda altını çizdiğim gibi; “Kars; Belleğimin duvarlarına astığım yağlı boya bir tablo, anılarıma tanıklık eden bir resim galerisi!” ise onu anmak, onu yazmak, ondan söz etmek evlatlarına, yani bizlere düşer…

Tanyeri Haber için ayda bir kez yazdığım memleket özlemi içeren yazı dizisinin 17.sini yazmak üzere bilgisayarımın başına oturduğumda o kadar çok şey beni de yaz dedi ki şaşıp kaldım. Yöresel oyunlarımız mı, yöre mutfağının seçkin yemekleri mi,  balımızın, peynirimizin özel lezzeti mi, hemşerilerimizin konukseverliği mi, uzun süren kışımız mı, arada bir göz kırpan yazımız mı, yönetimlerin üvey evlat muamelesi mi neresinden başlayacağımı bilemedim.

İyisi mi burnumda tüten memleketime sıcak ve cömert bir selam çakayım, genzimi yakan yerel tat ve lezzetlere bir an önce kavuşmayı dileyeyim ve bir kez daha sizleri alıp eskiye götüreyim. Yeter mi? Bence yetmez…

Çocuktuk. Yaşadığımız günlerin güzelliğinden, yaşadığımız zamanın koşullarından, bize verilenlerin görkeminden- büyüklüğünden uzaktık. Aile büyüklerimizin hayatta oluşunun yaşamımıza kattığı zenginlik ve güven duygusundan bihaberdik. Oyuncak bebeklerimiz, kumdan kalelerimiz, ayaktaşı, saklambaç, köşe kapmaca, yakan top oynamaktı tek derdimiz. Okula gidip gelirken, sokaklarda gezip tozarken akıp giden zamanın farkında bile değildik…

Bizim kuşak hatırlar biz uzun süre büyümeyen çocuklardık. Kendimizce hayaller kurup, hedefler koyardık. Bilmediğimiz ülkelere gitmek, yeni insanlar tanımak, farklı sularda kulaç atmaktı tek isteğimiz. Yakınımızdaki hiçbir olayın, ailemizdeki hiçbir bağın, çevremizdeki hiçbir kişinin, ülkemizdeki hiçbir gerçeğin, yaşadığımız kentteki hiçbir değişimin ayırdında değildik. Yaşam kollarını açıp bizi beklerken, “Derinliklere dalmak niye?” dediğimiz yaşlardaydık. Gökteki yıldızlar kadar çok hayallerimiz vardı. Çoğu gerçekleşmeden kayıp giden…

“Deniz Altında Yirmi Bin Fersah”, “Sefiller”, “Yaprak Dökümü”, “Çalıkuşu”, “Eylül”, “Karamazof Kardeşler”, “Ana”, “Durgun Akardı Don” gibi eserler önce ailelerimizin sonra öğretmenlerimizin baskı ve zorlamasıyla okuduğumuz kitaplardı. Klasiklerle bir süre sonra tanışacaktık. Onları okumak için biraz daha büyümemiz gerekecekti.

Gençtik. Aklı bir karış havada, burnumuzun dikine gittiğimiz, bildiğimizden milim şaşmadığımız, aklımıza da, ağzımıza da geleni söylediğimiz yaşlardaydık. Okul kırmanın keyfiyle sokaklarda gezip tozarken, ailelerimizin bir bakışıyla kendimize ve düşüncelerimize çeki düzen verdiğimiz yıllardaydık. Çok çocuklu ailelerin en son çocuklarıydık. Niye büyüyecektik ki? Ben’den biz’e niye geçecektik ki? Çocukluğun uçsuz bucaksız evreninden, alabildiğince sorumsuz günlerinden niye kopacaktık ki?

Demir attığımız çocukluk yıllarından gençlik yıllarına geçiş çok zamanımızı almıştı. Oysa istemesek de zaman geçiyor ve bizler büyüyorduk… 

Kabına sığamayan, sınır tanımayan gençlerdik! Kanımızın deli aktığı yıllardaydık. Gazete ve dergilerden etkilendiğimiz, genç beyinlerimizde haksızlığa isyan ettiğimiz, insan onurunu her şeyin üstünde tuttuğumuz yaşlardaydık. Gerçeklerin bugünkü kadar acımasız olmasa da üstümüze geldiği, hayatın bize duyguları, sevdaları, dostlukları, düşmanlıkları, ağlamayı, gülmeyi, geçmişi, geleceği, yaşamı, ölümü tek tek, tane tane, ders verircesine öğrettiği günlerdeydik. Çocukluktan gençliğe hızla geçmiştik. Çocukluğumuzun sadeliğinin, yalınlığının, disiplininin, içtenliğinin, dürüstlüğünün, alçakgönüllülüğünün yerini karmaşa, derbederlik, başıbozukluk, laubalilik, kibir ve kurnazlık aldığından beri olgunluğa doğru koşar adım ilerliyorduk… 

Bugün orta yaşlardan yaşlılığa hızla geçtiğimiz günlerdeyiz. Çantalarımız ilaçlarla dolu, her gün yeni bir haberle uyanmak, sık sık bir dostun daha eksildiğini duymak yordu yorgun bedenlerimizi… 

Geriye dönüp baktığımızda “Anne koş!”, “Baba yetiş!”, “Abi yardım et!”, “Abla sana ihtiyacım var!” çağrılarına yanıt alamamak da cabası!

Genel Not: Kars’ı anlatan kitaplarımda ve yöresel yazılarımda da vurguladığım gibi KARS; huyunu suyunu, iyi gününü kötü gününü, artısını eksisini iyi bildiğim, sorunlarını yakından izlediğim, beni yalnız hissettirmediğine inandığım bir dost gibidir. Ne kışını, ne karını, ne ayazını, ne buzunu unuttum. Ne tozunu, ne dumanını, ne ketesini, ne lavaşını unutabildim?

 Özel Not: Bizler, daha doğrusu bizim kuşak memleketimizle aynı derdin soyuyuz. Onu hep baba yadigârı, yılların yadigârı olarak görürüz. Ben kişisel olarak memleketimde çok mutlu oldum, çok özel dostlar kazandım, bana güzel yollar açan memleketimin adını duyurmak adına, küçücük bir parçası olmak adına emek vermeğe, elimden geleni yapmaya çalıştım. İstanbul’da uzun süre 36 plakalı arabamla yollara çıktım. Sokakta 36 plaka görünce durup uzun uzun baktım, koşullar uygunsa dayanamayıp yanına gittim, ip gibi akar gözyaşlarımı saklamaya gerek görmeden bu rastlantıya ne kadar sevindiğimi anlatmaya çalıştım…

Bitirme Notu: Demem o ki; yaş kemale erince, hele de tüm bunları anlayacak, anlatacak, yazacak, paylaşacak zekâya, vefaya, insanlığa ve sorumluluğa sahipseniz! Sorular diz boyu, yetkililer suspus, ortalık kap karanlık, umut Kaf dağının ardında, göçler katar katar, hayaller yerle birse! Gel de sık sık memleketini özleme, durup durup ona ait anılarını yazma, iç çekerek paylaşma…

Neşe Doster


Yazı Arşivi

İlgili Terimler :

YORUMLAR