Zeynep Altıok Akatlı: Gece’nin Merdivenleri…
Zeynep Altıok Akatlı
@zeynabelle
Bilmem kaçıncı dalga İstanbul operasyonunun son halkası olarak Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney tutuklandı. İktidarın uzun zamandır kaybettiği gücün, düşen oylarının, İstanbul’dan başlayarak yerine koyulabilmesi için sürdürülen sürek avı bu tutuklamayla bitmeyecek. Mesele, salt kaybedileni geri almak da değil. Beyoğlu, İstanbul’da kendilerine en güvendikleri ilçelerden biriydi. İnan Güney, göreve geldiği ilk günden itibaren dünya görüşünü, kimliğini ve ilkelerini gizlemeden, örselemeden, kendi görüşüne en uzakta olan kesimleri de kucaklayarak çalıştı. Beyoğlu halkının istek ve ihtiyaçlarını duyarak ama her kesimi kapsayacak adımlar attı. İlçesinin kimlik ve kültür mirasına sahip çıktı. Esnafın, yoksulun, karanlık arka sokakların ve ışıltılı Pera’nın tüm gerçekliklerine hâkimdi. Beyoğlu’nda, tıpkı memleketin birçok köşesinde olduğu gibi, geniş bir kabul, memnuniyet ve dönüşüm vardı. Asıl rahatsızlık buradan geliyor. Ekrem İmamoğlu’nun başarılı, halkçı, kamucu belediyecilik anlayışıyla İstanbul’da bir önceki dönem yarattığı dönüşümün kılcal damarlara yayılması esas korku.
İnan Güney’in tutuklanmasıyla bir kez daha gördük: Bu ülkede sandık artık sadece seçim değil aynı zamanda bir hesap kesme aracı hâline geldi. Seçimle gelenin, halk iradesiyle belirlenenin, yargı sopasıyla indirildiği, yerine atanmışların yerleştirildiği bir düzenin adı oldu bu karanlık.
Van’da, Hakkari’de, Mardin’de aynı senaryoyu izledik. Şimdi, İstanbul’un tam ortasında, Beyoğlu’nda bir yerel başkan, bir halk temsilcisi daha susturulmak isteniyor. Önceki dönem HDP’nin ortaya koyduğu eşitlikçi, hak temelli yaklaşımla Doğu’da güçlenmesinden rahatsızlığın getirdiği kayyum politikaları, siyasetin dış belirleyici unsurları tarafından yön değiştirmek zorunda bırakıldı. Şimdi yeni odak CHP. Hoş, çözüm ve barış için atılmış somut bir adım da yok! Yerine kayyum atananlarla birlikte komisyon çalışmaları, ana gündemi dahi yeterince tutamadan devam ederken, sistem baskının yetmediğini gördükçe yeni yollar arıyor. Kayyum politikasıyla bastıramadığı direnişi; yerel yönetimlerin kaynaklarını kurutarak, el kol bağlayıcı bürokratik zorlamalarla, tutuklamalarla ve tüm bunlar da olmayınca transfer siyasetiyle, satın alınmış sessizlikle durdurmaya çalışıyor. İktidar, geçmişten bugüne Ergenekon, Balyoz, OdaTV, KCK gibi benzemez kesimleri hedef aldığı davalardan hatırlayacağımız tüm kullanışlı hukuksuzluk aparatlarıyla yeniden iş başında: İftiralar, yalanlar, medya manipülasyonu, gizli tanıklar, ruhunu satan işbirlikçiler… Tıpkı Aydın’da olduğu gibi. Özlem Çerçioğlu’nun bir iktidar temsilcisi gibi hareket ettiği, yoksul halkın değil, düzenin kazananlarının çıkarına çalıştığı artık gizlenemiyor. Ve iktidar da bu tarz “işbirlikçiler” eliyle muhalefeti içeriden parçalamaya çalışıyor.
Bu karanlık ortam bana, Bilge Karasu’nun Gece adlı romanında yıllar önce işaret ettiği evrensel “düzen” sorgusunu hatırlatıyor. Romanda anlatıcı, hem baskıyı uygulayan “görevli” hem de kendi vicdanıyla baş başa kalan bir tanık gibidir. Toplumun üzerine çöken bir gecede herkes ya susar ya da korkudan konuşamaz hâle gelir. Kimliğin silindiği, gerçeğin eğilip büküldüğü bu evrende birey, yalnızca direnerek var olabilir. Karasu, Gece’de belirli bir ülkeye, zamana ya da karaktere doğrudan atıfta bulunmaz; bu bilinçli bir tercihtir. Çünkü Karasu, her dönemin otoriterliğine, baskısına, susturma mekanizmalarına evrensel bir eleştiri getirmeyi amaçlamıştır. Bu sayede metin, zamanlar ve coğrafyalar üstü bir anlam taşır. Bugünün Türkiye’sinde yaşananlar, bu anlamın içini ürkütücü biçimde dolduruyor.
Gece’yi aşmanın yolu, bu karanlığa kimlik siyasetiyle, isim ya da kişi parlatan tercihlerle, parçalanmış, kirlenmiş, sisteme ayak uydurmuş bir siyasetle değil; birleşik, tutarlı, tavizsiz bir muhalefetle çıkmaktır. Yoksuldan, mağdurdan, sömürülenden yana olan bir siyaset hattı, yalnızca direnenlerin değil, yeniden inşa edecek olanların da hattıdır. Bu hattın dışına çıkan her isim, her yapı – ister ana muhalefetin bir yöneticisi olsun, isterse “başarılı” gösterilen ya da “seçilebilecek güçte” belediye başkanları – halka değil, iktidarın stratejilerine hizmet eder. Bu iktidarın yanlış ve tıkanmış politikalarına odaklanarak, eleştiri ile çözüm önerisini birlikte sunan ilkeli siyasal tutum ve tarifle şekillenmiş bir parti programı ile siyaset yapmak, gerçek değişim ve dönüşümü getirecek olan tercihtir. Sistem, sandık siyasetini çoktan çürüttü. Yerel seçim öncesinde hem partimin yöneticilerine seslenmiş hem de bu köşeden çokça anlatmıştım. Aday belirleme kriterlerinin genç ve/ya kadın olmaktan çok, hangi genç / hangi kadın sorusuyla birleşerek şekillenmesi ve siyasi tutum alabilecek isimlere yönelmesi gerekliydi. Siyasetin gecesinde yol alabilecek, baskılar karşısında eğilip bükülmeyecek, iktidarın diliyle ‘millete’ değil; sosyalist, sosyal demokrat ve devrimci bir dille halka seslenebilecek isimleri çoğaltmak önemliydi.
“Usum almıyordu bu kesişen, bitmemiş merdivenleri. Bunca yıldır, başka başka kişiler, başka başka tasarlarla yürütmüşlerdi herhalde yapı işini. Her gelen bir merdiven ekleyip işi bırakmış olacaktı bu son yıllarda.”*
Aydın’da Büyükşehir ve üç belediye başkanının AKP’ye geçişi, ister korku ister çıkar odaklı olsun, ciddi anlamda bir moral sorundur. Toplumun bu denli kamplaştırıldığı, “taraftarlık” üzerine kurulu karşıtlık; “taraf olma” duygusuyla nefret ve şiddet üreten siyasi iklim çerçevesinde “normalleştirilen” her saldırı, günlük salvolarla geçiştirilen her hukuksuzluk karşısında taraf içinde taraf yaratmak, barındırmak da sorumlulukla değerlendirilmeli ve irdelenmelidir. Suçlu göstermek, iktidarın yöntemi. Özeleştiri ise daha iyiyi arayanın olmazsa olmazı. “Ben aday göstermedim, Kılıçdaroğlu seçti.” gibi söylemlerle parti içinde taraftarlık fırsatı kollayan herkes, durumu iktidar lehine daha da güçlendirdiğini fark etmeli. Bu durumu sonlandırmak, aşmak da parti kurmaylarının, siyaseti yönetirken öncelik ve sorumluluğunun parçası olmalı. Kişinin ilkesizliğini öne çıkararak atlatabileceğimiz bir transfer değil karşımızdaki. Suçladığımız kişi/lerin durduğu yeri, tarafı, olası hamlesini değerlendirebilmek için elimizde üç genel başkan döneminde yaşanmış sayısız veri var. Örneğin: 2020 Tüzük Kurultayı’nda, bugün yeni yönetimin omuz başında duran MYK üyesinin dayattığı tüzük değişikliğinde, delegenin – üyelerin – iradesini yok sayan divan başkanlığı. Afrin’e atılan “Zeytin Dalı” bombası önünde gururla verdiği poz gibi.
“Bir yaşam bilisizliğidir bu. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ dedirten, kişinin kendine yakın bulmadıklarının acısı karşısında – gizli de kalsa – bir ‘oh olsun! dikkat edeydi ya’ duygusu bile uyandırabilen bir bilisizlik. Bir kafa yoksulluğudur bu. Okumasını öğrenmiş ama yaşamadığının farkına varamamışların, bir insanın birçok yaşamı yan yana sürdürebileceğini usu almayacaklarının yoksulluğudur bu…”*
Kurtuluş ümidi olarak görülen ana muhalefetin bazı yöneticilerinin, iktidarın güç ve para ilişkilerine göbekten bağlı yapılarıyla yol yürümeye devam etmesi kabul edilemez. Bu tavır, halk iradesinin gasp edilmesini örtbas etmekten başka bir anlam taşımaz. Özlem Çerçioğlu da bu karanlık düzeni ve sistem içindeki yerini korumayı seçmiş. Bizim ihtiyacımız olan, onun gibileri tarihin utanç köşesine – hem de türlü sebeple – iliştirip yeni bir tarih yazmak için odağımızla buluştuğumuz yeni bir muhalefet birlikteliği. Ümmetçilikten, milletçilikten, biat kültüründen güç alan, rant ve çıkar odaklı, baskıcı şiddet rejimine meydan okuyan laik, demokratik, halkçı, eşitlikçi ve özgür bir siyaset için kendimizden başlayarak silkelenmek. Bizi “silkelenmekten” kurtaracak olan da tam olarak bu.
“İnsanlar, gitgide, istediklerine, dilediklerine inanmakla yetindiklerini, düşünüp tartmayı, ölçünmeyi, olanı biteni görmeğe çalışmayı yavaş yavaş bir yana ittiklerini daha fark etmiyorlardır belki de. Bunun farkına varmağa başladıklarında ise ortalık iyice kararmış olacak. Sabahları güneş yeniden doğar gibi olsa da, ortalık yeniden aydınlanır gibi olsa da, gecenin karanlığı bütün bütün dağılmayacak hiç.”*
Her gece yatıyor ve koyu bir geceye uyanıyoruz uzundur.
“Ama arada bir inanılmaz şeyler de oluyor, olmasa, umut diye bir şey kalır mıydı zaten?”* “Bir olanaksızlığa inanmak istemeyebilir kişi, ama onu kabul etmek gerekince de içi parçalanmadan yaşamını sürdürebilir. Oysa düzeltmenin yalnızlığı, yeryüzünde sönen her yüzeyle acılaşıyor, daha, daha daha acılaşıyorsa, çok düşünüp çözümünü bulamadığı bir sorun karşısında eli kolu bağlı kalmasından.”*
Ben, yan yana gelerek çoğalacağımıza, hatta bu kişilerle yeniden kendimizi, bize unutturulan değerleri kuşanacağımıza inanıyorum. Bize yeni bir sabah gerek: Temiz, açık, hesap veren; halktan yana, ranttan uzak bir siyaset. Karasu’nun anlatısı Gece’den çıkmanın yolu, ancak bu sabahı hep birlikte uyandırmaktan geçer. Gece’yi yeniden okumak, eminim içinde yaşadığımız döngüyü daha iyi kavramamız için kuvvetli bir sorgu olanağı sunacak bize. Hâlâ okumayan için ise, müthiş bir dil ve edebiyat lezzetiyle gelecek uyanış.
*Bilge Karasu / Gece / Metis Yayınları
-
Pezeşkiyan: ABD’nin deniz ablukası ve kısıtlama girişimi başarısızlığa mahkum
-
Dünya basın özgürlüğü ‘son 25 yılın en düşük seviyesinde’: Türkiye 163. sırada
-
Emniyet Genel Müdürü ve dört ilin valisi değişti
-
Küresel Sumud Filosu’na İsrail müdahalesi: Yaklaşık 175 kişiye gözaltı
-
Neşe Doster: Hak mücadelesinden sefalet ligine…
-
Kremlin açıkladı: Putin ve Trump telefonda görüştü
