Kerbelâ patlayan bir kriz midir?
Hasan Kanaatlı
h.kanaatli@hotmail.com
Kriz veya kaos meselesi, maalesef İslam toplumunun hayatında her zaman bulunmuş bir meseledir. Hatta kriz meselesi insanlığın meselesidir. Hz. Âdem (as)’ın iki oğluyla başlamış ve bütün dinlerde krizler ve kaoslar yaşanmıştır.
Bizim, dinlerle ilgili 2 paradigmamız (bakış açımız) vardır.
Birinci paradigmamız şudur:
Bizler genelde dinlerin topluluklara ve yaşama müdahalesini, bir kriz çözme hamlesi olarak düşünüyoruz. “Dinler niçin vardırlar?” sorusuna karşı, bunun cevabında, genelde dinin bireysel ve toplumsal hayatımızdaki sorunları çözmek için var olduğu fikri aklımıza gelmektedir!
İkinci paradigmamız; Dinlerin kendilerinin de bir kriz/kaos/sorun olduğu konusudur. O zaman da akla şu soru geliyor: Acaba din’in kendisi kriz/sorun olursa, bu krizi nasıl çözeceğiz?
İlk önce din ile ilgili birinci paradigmayı ele alıp inceleyelim:
Dedik ki dinler, krizi çözmek için hayata ya da topluma müdahale ederler.
Krizler de toplumlarda kendilerini farklı şekillerde hissettirirler. Örneğin Hz. İbrahim (as)’ın çözmek için geldiği toplumdaki kriz, “tevhit krizi” idi. Bu kriz; putperestlik ve şirk şeklinde kendini göstermişti. Tarihi kaynaklarımız Kuran-ı Kerim’den esinlenerek Hz. İbrahim (as)’ın o krizle ilgili vermiş olduğu mücadeleyi ve uygulamış olduğu o güzelim metodunu şöyle aktarır:
-“Bir bayram töreni için putperest şehir halkı, törenlerini icra etmek için şehirlerinin dışına çıkmışlardı. Hz. İbrahim (as)’da bunu fırsat bilip onların put hanelerine girdi, elindeki balta ile oradaki tüm putları param parça etti ve sonunda da baltayı getirip, dokunmadığı en büyük putun omuzuna astı ve çekip gitti.
Şehir halkı törenden dönüp evlerine gitmeden önce put haneye gelip putlarını ziyaret etmeyi adet edinmişlerdi. Halk put haneye geldiklerinde ortalığın bir savaş alanına döndüğünü gördüler ve bir tek büyük putlarının sağ-salim kaldığını müşahede ettiler. Şaşkınlıkla birbirlerinin yüzüne bakıp; “bu işi kim yapmış olabilir?” diye soruşturmaya başladılar. İçlerinden biri: “Bunu ancak İbrahim namındaki putlara muhalefet eden biri yapmış olmalıdır” diye söyledi. Bu söz üzerine halktan bir kısmı gidip, derhal İbrahim’i put haneye getirdiler. İbrahim’e “bunu sen mi yaptın?” diye sordular. Hz. İbrahim de Sokrates’in uyguladığı felsefeyi uyguladı. Hani Sokrates derki “ben bir ebeyim, hakikati ben söylemem, halka soru yöneltir, onlara doğurturum”! İbrahim (as) da onlara: “Bu işi şu omuzunda baltası olan büyük put yapmış olmasın?” diye sordu. Bundaki amacı putperestlere ilah diye taptıkları putlarının acziyetini onlara itiraf ettirmekti. Onlar da hep bir ağızdan: “Ya İbrahim! Sen de çok iyi biliyorsun ki bunların böyle biz özellikleri yoktur. Ne bir şeye zararları dokunur ne de faydaları” dediler. Bu hakikati onlara itiraf ettirdikten hemen sonra hemen İbrahim devreye girdi ve: “Madem ki bunlar kendilerini dahi korumaktan aciz iseler, o taktirde bunlara nasıl “Allah” diye tapıyorsunuz?” dedi. Onların zihninde bir irkilme meydana geldi. (Bu konuya Saffat Suresi 83- 98 ayetleri arasında işaret şeklinde değinilmiştir.)
Hz. İbrahim (as) döneminde toplumda baş gösteren “Tevhit krizi” onun tarafından bu şekilde akli veriler ile çözülmeye çalışıldı ve adı “Put kıran İbrahim” olarak tarihte yerini aldı!
Hz. Musa (as)’ın çözmek için geldiği toplumdaki kriz ise, insanların Firavun otoritesi tarafından köleleştirilmesi ve özgürlüklerinin ellerinden alınması hadisesiydi.
Hz. İbrahim’in en temel özelliği “Tevhidi hâkim kılması” olduğu gibi, Hz. Musa’nın en temel özelliği de onun “özgürleştirici” olmasıdır. Yani bir kavmi Mısır’dan kurtarıp özgürlüğüne kavuşturmasıdır. Fakat onun özgürleştirdiği aynı kavme (İsrailoğullarına), sonradan bir peygamberin gönderilmiş olması, onların tam da bir sorunun ortasında olduklarını gösteriyor. Yani İsrailoğullarına Hz. İsa gibi bir peygamber gelmiş ise, bu peygamberin gelmiş olması keyfi değildir, mutlaka gelmesini gerektiren birtakım gerekçeler vardır.
Peki İsrailoğullarının tekrardan bir peygamber ile buluşturulmalarının gerekçesi ne olabilir? Elbette birçok gerekçeleri vardır. Biz biraz sonra onlardan birkaç tanesini anlatmaya çalışacağız. Fakat şunu söyleyebiliriz ki bir kavme yeni bir peygamber geliyorsa, orada sorun var demektir. O zaman akla şu soru gelmektedir: Hz. İsa (as)’ın bu mesajı dururken Hz. Muhammed’in (sav) de yeniden gönderilmesi, İsa kavminin de yeniden rotadan çıktığını göstermez mi? O taktirde tekrardan yine şu soru sorulacaktır: “Hz. Musa’nın kavminin nereden yoldan çıktığını hangi esaslar üzerinden tartışabiliriz? Bu insanlar nerden rotadan çıktılar; kul hakkı yemekten mi? Şekilcilikten mi? Başka şeylerden mi?”
Hz. Musa (as) geldi ve o günün toplumuna hâkim olan bu krizi (kölelik krizini) çözdü ve Firavun ile birlikte bunu da ortadan kaldırdı. Fakat kendinden sonra bu sefer de kendi kavmi rotadan çıktı ve bir krize dönüştü. Musa’nın kavminin nerelerden rotadan çıktıklarını bilmek için, Kuran’ı Kerim’in onları nerelerden eleştirdiğinden bakıp anlayabiliriz. Çünkü Kuran’ın Yahudi ve Hıristiyanlığa dair iki özelliği vardır; birisi “Musaddık” مصدق yani onların doğru olanlarını tasdik etmesi, diğeri ise “Müheymin” مهیمن yani yanlışlıklarını eleştirmesidir.
Kısacası Kuran’dan yola çıkarak meseleyi takip eder isek, krizi çözmek için gelen Yahudiliğin Hz. Musa (as)’dan sonra bizzat kendisinin kriz olmaya başladığı ve bir kriz olduğu görülmektedir. Yani Hz. İsa (as), bir boyutuyla kendinden önceki geleneğin (Yahudiliğin) bir devam ettiricisi oldu, bir boyutuyla da sonradan Hahamlar (Yahudi din adamları) tarafından krize dönüştürülen o dinin kimi inanç ve kültürleriyle savaştı.
Peki “İslam Peygamberi Hz. Muhammed (sav) ve İslam dini niçin gönderildi?” Sorusu da akla gelmektedir. İslam Peygamberinin gönderiliş gayesi de kendinden önceki krize dönüşen o gelenekleri çözmek ve asılına dönüştürmektir. Kısacası dinlerin yarattığı kriz, çözülmesi gereken en büyük krizlerden biridir. Her bir peygamberin geliş sebebi de kendinden önceki din müntesiplerinin yaratmış oldukları krize bir çare üretmesidir.
Yahudiliği krize dönüştüren faktörler elbette sayılamayacak kadar fazladır, fakat biz burada bunların en belli başlılarından ve tüm dinleri tehdit edenlerinden bazılarını sıralamaya çalışacağız;
1-Yahudi din adamları Hz. Musa (as)’dan sonra her şeyi “katı yasa kuralları” üzerine bina etmişlerdi. Yahudiliğin kutsal kitabı olan Tevrat’ta: “Bırakın merhamet bir ırmak gibi içinizde aksın” demesine rağmen, Yahudiler: “Hayır, göze göz, dişe diş, merhamet yok” demekteler. Kısacası Yahudilikte merhamet yoktur. Böylece de ahlaktan, maneviyattan, toleranstan vs. yoksun olan bir dinin kendisi kriz olmaya başladı. Birisi bir hata yaptığında hemen ona; “لنرجمنکم” (Sizi taşlamamız/recmetmemiz lazım) deyip, tövbeye fırsat vermeden onu cezalandırıyorlardı. Oysaki tövbe, insanın geri sınırına çekilmesi ve o yanlışı yapmadan önceki haline dönmesidir.
Demek ki, dinin ürettiği krizlerden birisi; “dini, ahlak ve diğer maneviyatlardan yoksun, salt kuru yasalar üzerine oturtmak” tır. Müslümanlar arasında yasanın karşılığı “fıkıh/hukuk” tur. İslam dini salt fıkıh/hukuk üzere oturtulmuş bir din değildir, fıkhın yanında güzel ahlak da bu dinin esaslarından biridir, zira İslam; “iyi insan yetiştirme projesi” dir. Evrensel olan fıkıh değil, ahlaktır!
Kuran’ın işaret ettiği üzere Yahudiler, “yasa” yı uygulamada da ahlaksızlığa düştüler, onu elit tabakaya değil, yalnızca yoksul tabakaya uyguladılar. Yoksul birisi bir şeyi çaldığında (aynen Suud ve Körfez Krallıklarında olduğu gibi) ona hırsızlık muamelesi yapıp cezalandırıyorlardı, elit tabakadan birisi yaptığında ise, ona dokunmuyorlardı, bu da toplumda dinin kriz yaratmasına vesile oluyordu.
Yine Tevrat’ın tefsiri olan ve tüm Yahudilerin üzerinde anlaştıkları ilkeleri ihtiva eden “ Talmut” namındaki kitaplarında da ( ki bu kitabın 14 cilt olduğu söylenmektedir), kutsal kitaplarından mülhem olarak şöyle bir fetva yer almıştır: “ Alış veriş yaptığınız zaman bir İsrail oğlunu aldatmanız caiz değildir. Ama onun dışındakileri aldatabilirsiniz.” İşte ilahi menşeli bir kaynaktan böyle bir hükmü çıkartmak asla mümkün olamaz!
2- Yahudilik dinini boğan ve onu krize dönüştüren ve yine kaos üretmesine sebep olan şeylerden bir diğeri de “seçkinlik”tir. Seçkinlik, günümüz de dahil insanlık tarihinde en sıkıntılı terimlerden biridir. Örneğin Batılı düşünürlerden biri olan İtalyan Gaetano Mosca, halkı; yönetici ve yönetilen sınıf olarak ikiye ayırır. Bu, elitist bir teoridir. Buna göre yönetici sınıf; siyasal fonksiyonları üstlenen ve iktidarın nimetlerinden yararlanan azınlık elit gruptur. Yönetilen sınıf ise, yönetici sınıf kontrolündeki çoğunluk grubudur. Yönetici sınıf örgütlüdür, asildir, soyludur vs. İşte Yahudilikte de bu “seçkinlik” inancı vardır. Aynı virüs Yahudilerden Hristiyan ve Müslümanlara da bulaşmıştır. Kuran Yahudi ve Hıristiyanların kendilerine: “Biz Allah’ın çocukları ve dostlarıyız.” dediklerini (Maide: 18) ve Yahudilerin ise: “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize dokunmayacaktır” (Bakara: 80) İddialarını aktarmaktadır. Yine onlar: “Allah bizi bütün alemlere üstün kılmıştır.” (Bakara:122) İddiasında da bulunmuşlardır. Bu tür sözler ile Yahudi ve Hristiyanlar kendilerinin seçilmiş bir kavim olduklarına inanıyorlardır. Farz edelim ki Allah Musa’ya onları seçtiğini bildirmiştir, peki niçin onları seçmiştir? Tabi ki onları ıslah etmek, düzeltmek, özgürleştirmek ve hidayette bulunmak için seçmiştir. Diğer taraftan Müslümanlar da aynısını iddia ediyorlar, çünkü Kur’an-ı Kerim Müslümanlar hakkında da: “Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” (Al-i İmran: 110) diye buyurmuştur. İncil’de de Yüce Allah Hıristiyanlar için: “Siz, dünyanın tuzusunuz, her şey kokar siz kokmazsınız.” diye buyurmuştur. O zaman bunun anlamı şudur: -“Allah, peygamberini gönderdiği her toplumu onurlandırmak için onların her birine bunları söylemiştir ki onlar da üzerlerine düşen görevi en iyi şekilde yerine getirsinler.”
Bundan daha doğal ne olabilir ki? Yüce Allah biz Müslümanlara: “En hayırlısınız” dediği için en hayırlı kalacağız diye bir kural yok ki. Eğer böyle olsaydı Yahudiler ya da Hıristiyanlar öyle kalırlardı ve sonradan onlara bir peygamber gelmezdi.
Allah İsra Suresinde Yahudilere şöyle buyuruyor: “ ان عدتم عدنا” –“Siz bana sırt çevirirseniz, ben de size sırt çeviririm!” (İsra: 8) Yani Allah insanlar ile misak/sözleşme yapıyor. Allah kimsenin hatırına yasalarından asla taviz vermez. “تلک حدود الله “Bu, Allah’ın yasasıdır. (Bakara: 187 ve 229) Allah, kimsenin hatırına yasalarından taviz vermez.” ان الله لا یخلف المیعاد” Allah vadine hilafta bulunmaz. (Al-i İmran: 9)
Yahudilerin “vadedilen topraklar” sözleri de yalandır. Allah’ın hiçbir zaman Tevrat’ta öyle bir vaadi olmamıştır. Filistinliler “Amalik” diye geçiyor. Orasına (Filistin bölgesine) “Kenan diyarı” deniliyor. Orada onlarla ilk gelip mücadele eden Davud ve Süleyman peygamberdir. Oralar Amalikalılara (bu günkü Filistinlilere) ait bir topraktır.
Kısacası Yahudiliği boğan ve Yahudileri rotadan çıkaran şeylerden birisi “seçkincilik”tir. Yine onlar Allah’ın yalnızca Yahudilerin Rabbi olduğunu söylüyorlardı. Kuran nazil olunca bunu reddetti. Kuran’ın ilk Suresi olan Fatiha’daki ilk ayet; “Hamd; alemlerin Rabbi olan Allah’a hastır” dedi ve yine en son suresi olan “Nas” Suresinde de “İnsanların Rabbi” dedi ve yine onların o iddialarını reddetti.
Bu virüs Yahudilerden Hıristiyanlara da bulaştı. Hristiyanlara sorsanız, Hıristiyanlığın yer yüzündeki temsilciliği olan kilise de öyle diyor. Katolik Hıristiyanların en büyüğü olan Semptoma Dü Akün diye meşhur olan bu zatın şöyle bir fetvası vardır:” Bir insan, Tanrı’nın yeryüzündeki temsiliyeti olan kiliseye aidiyeti reddederse öldürülmesi zorunludur.” Yani kilise ile Allah arasında doğrudan bir aidiyet ilişkisi kuruyor. Bir evin çocuklarının anne babasını reddetmesi ne kadar makul değil ise, bir insanın kilise ile ilişkisini reddetmesi de o kadar makul değildir diyor.
Düşününüz, böyle bir iddia Katoliklerin dışında kalan tüm insanları cehenneme götüren bir inançtır ve bu inanç aynı zamanda köleleştiricidir de. İşte sonradan saptırılmış dinlerin sorunu budur; önce bir hüküm ile insanı mahkûm ediyor sonra da ölümüne hükmediyorlar!
Örneğin Yahudi inancında bir adam Yahudilikten çıktığını ilan eder ise, hain ilan edilir ve öldürülür, çünkü o hem milliyetini terk etmiştir hem de dinini ve dolayısıyla da iki açıdan ihanette bulunmuştur. Müslümanlarda da öyledir, bir insan irtidat ederse öldürülür. Fakat Müslümanlardaki bu fetvanın siyasi olduğunu gerekçesinden anlıyoruz, çünkü erkek irtidat ederse öldürülür, kadın ederse öldürülmez. Gerekçesi de şöyledir: “Erkek Müslümanların savaş sırrını karşı tarafa anlatır ya da karşıya geçip Müslümanlara kılıç çekebilir, fakat bayanlar savaşçı olmadıkları için bunu yapmazlar, dolayısıyla da öldürülmelerine gerek kalmaz.” Bu da şunu gösteriyor ki bu hüküm siyasidir.
Kuran’a göre “seçkincilik” asla makul ve makbul bir konu değildir. Evet Allah istediğini seçebilir, fakat kulun böyle seçilmiş olduğunu iddia etmesi kabul edilir gibi değildir. Bunu bir örnek üzerinden izaha çalışalım.
Allah Kuran’da:” الله یدافع عن الذین امنوا/ Kuşkusuz, Allah iman edenleri savunur.” (Hac: 38) Düşününüz ki biz savaşa gidiyoruz. Diyoruz ki biz iman ediyoruz Allah bizi destekler. Yahudiler de aynı şeyi diyor, Hıristiyanlar da aynı şeyi diyor. Fakat soru şu ki Allah bunların hangisini destekler? İman ettiklerini zannedenleri mi destekler, yoksa hakikaten iman edenleri mi destekler?
Kuran’a bakılırsa Allah, şartlı destek verir. Zira Kuran şöyle buyuruyor: “Şayet Allah’ın dinine yardım eder iseniz, Allah da size yardım eder.” (Muhammet:7) “Şayet iman etmiş iseniz üstün gelecek olanlar sizlersiniz.” (Al-i İmran: 160) vs. Bunun dışında Allah’ın insanlar ile ilişkisi yoktur. O’nun merhamet etmesi dahi şartlıdır.
Kısacası: Yahudilik, “yasa temelinde” ilişkileri oluşturan bir din idi ve miladını doldurdu. Sonradan Hıristiyanlık geldi ve Hz. İsa (as) bu salt kuru yasaya karşı toleransı ve güzel ahlakı getirdi. Evet insanın doğası yasayı zorunlu kılıyor ama, bu zorunluluk, cehennemin zorunlu olarak var olması gibidir! Yani cehennem Allah’ın zatının ya da merhametinin gereği değildir, onların gereği olan cennettir, cehennem kulların işlediği fiilin gereğidir. Dolayısıyla, yasaların gerekli oluşu, insanların fiillerinin sonucudur, insanlıklarının değil!
Evet dedik ki sonradan saptırılmış dinler, kendi içlerinde bile kriz çıkartabiliyorlar. Örneğin Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta da bunlar vardır. Adama zındık diyorsun, Hallacı Mansur gibi birini “enel hak” dedi diye derisini yüzüp asıyorsun ya da Aynul Huda Hemedanî de onun sözünü tastık eden bir beyanatta bulundu diye hem de ders verdiği medresesinin önünde derisini yüzerek asıyorsun ve iki gün sonra da üzerine gazyağı dedikleri petrol ürününü döküp yakıyorsun. Sonradan da anlaşılıyor ki durum hiç te öyle değilmiş, onun müritlerinden birisi zamanın sultanına düşmanmış, kaynağının da bu olduğu düşünülerek siyasi bir karar ile onu öldürmüşlerdir.
3- Yahudiliği krize dönüştüren şeylerden biri de Yahudi halkın “tutkularının kulu olmalarıdır.”
İnsan oğlunun birtakım tutkuları vardır elbette, bunlardan birisi de “güç” tutkusudur. (Tutku kontrol altına alınmadığı taktirde insanın başına bela olacak şeydir.) Yani örneğin güç bağımlılık yapar ise insanı despotizme götürür, başkalarının hak ve hukukunu çiğnemeğe sevk eder.
Şehvet bağımlılığı da öyledir. Şehvet de insanı peşine takıp götürür ise onu kendine köleleştirir. Oya ki şehvetin kontrollü kullanımı “iffeti” sağlar.
Gazap da insanı insanlığından çıkarır. Şayet kontrollü kullanılır ise şecaat yaratır, başkasının hak ve hukukunu korumak için kullanılır ise kahramanlık doğurur.
Akıl da öyledir, çıkarcı bir güçtür, şayet kontrollü kullanılır ise hikmeti doğurur.
Aklın kontrollü kullanımı iki şekilde olur; 1- Bütüncül şekliyle kullanılan akıl. 2- Cüziyatta kullanılan akıl. Bütünlükten kastımız şudur; örneğin bütüncül akıl fiziği düşündüğü zaman, metafiziği de onun içerisine enjekte edip düşünür. Kelamcılar onun için “Allah akılla bilinir” ilkesini öyle koymuşlardır. Dolayısıyla akıl, metafiziği de fiziğin içerisine koyup öyle hakikate ulaşabilir. Kısacası insanın tutkuları, insanı bağımlı hale getirebilir, ama ona (tutkulara) sınır koymak, insanı özgürleştirir.
BU KRİZLERDEN ÇIKIŞ YOLU NEDİR?
Bu krizden çıkışın yolu çoğulculuktur. Yani kim olursa olsun bir adam düşünce ve inançlarını özgürce söyleyemediği müddetçe, din bizim için kriz kaynağını oluşturur. Diğer bir ifadeyle; özgürlük olmayınca din de olmayacaktır, birileri her zaman o dini kullanacak, istismar edecek, aparata dönüştürüp ondan çıkar elde edecektir.
Çoğulculuğu hepimiz için isteyeceğiz. Bunu da Mümin/Gafur suresindeki şu ayetten elde edebiliriz:
قال رجل مومن من ال فرعون
یکتم ایمانه /
-“Firavun ailesinden imanını gizleyen bir mümin erkek, “Rabbim Allah’tır.” Dediği için bir adamı mı öldüreceksiniz? O, Rabbinden size apaçık deliller getirmiştir. Eğer yalancıysa, yalanı kendisine ait. Eğer doğru söylüyorsa, vadettiklerinden bir kısmına uğrarsınız. Kuşkusuz, Allah aşırı giden ve çok yalan söyleyen birini hidayete erdirmez.” dedi.” (Mümin: 28)
Bu ayet bize bir rol model olmalıdır. Bu adam Firavun’un ailesindendi ama imanını saklıyordu. Yahudilerde bir peygamber ya da hakkı söyleyen birisi gelir de hak bir söz söylemiş olsaydı hemen ona:” لنرجمنکم /şimdi seni hemen taşa tutacağız” derlerdi. Bu adam müşriklere diyor ki: “Bir durun, adamı bir dinleyin, şayet doğru söylüyorsa, ondan yararlanırız, yalan da söylüyorsa, onun yalanı kendinedir!”
Bu durum tüm dünyada öyle olmalıdır. Hangi grup, mezhep, cemaat, tarikat, ideolojik gruplar olursa olsun sonuna kadar sözünü söyleme hakkına sahip olmalıdır. Bakacağız, yalan söylüyorsa, ayetin dediği gibi yalanı kendine aittir. Ayrıca Kuran’da “köpük yasası” vardır. Yine Kuran’a göre batıl gidici hak kalıcıdır:
جاءالحق و ذهق الباطل
-“Hak gelince batıl zail olur.” (İsra:81)
İslam’da ilke budur ve bu bir modeldir.
Evet; Yahudi ve Hıristiyan dinlerinin insana görüşünü belirtme özgürlüğü vermediklerini söyledik. Müslümanların da onların düştükleri bu yanlışlara düşmemesi gerekir, doğru olanı budur.
Denilebilir ki, “bu kadar tolerans olur mu?” Evet olur. Tarihi tecrübe bize bunu göstermiştir ki, Arapların dışında kalan Müslümanların tamamı, hatta Berberiler dahi (ki bunlara Barbarlar denilmiştir, İbn Tüfeyl, İbn Haldun, İbn Rüşd gibi felezoflar da onlardandır) hep müsamaha ve uzlaşma peşinde koşmuşlardır.
“Uzlaşı/ تسامح” kelimesi, Hicaz bölgesinin dili değildir, Kuran’ın dilidir, ama onlar bunu kullanmazlar. Onların Acemlere yaptıkları ortada! Araplar, Arap olmayanlara Barbar ya da Acem derler. Bunlar, Arapça dili bilmeyenler için Arapların verdikleri isimlerdir. İslam Peygamberi (sav) Arapların büyük çoğunluğunu değiştirdi ama dönüştüremedi. Onun için Peygamberin vefatından hemen sonra bir sahabesi şöyle demiştir: “Biz Peygamberi kabre koyup onun toprağından elimize bulaşanı temizledikten hemen sonra yüreklerimizi de kaybetmiştik.”
Bu kriz maalesef biz Müslümanlarda da vardır. İki kişi bir arada oturup ortak bir zeminde anlaşamıyoruz.
“Uzlaşma”; acemlerin (yani İbn Rüşt, İbn Tüfeyl, İbn Sina ve diğerlerinin) temel düşüncelerindeki omurgadır! Onların uzlaşması, akıl ve vahiy uzlaşmasıdır. Ama Araplar böyle demiyor. Diyorlar ki elimizde nakil/rivayet vardır, kim bunlar dışında hareket ederse cehennemde yerini hazırlasın. Fakat Kuran onlar gibi demiyor. Diyor ki insanların söyleyecek bir sözleri varsa onları bir dinleyin.
Hanbeli alimlerden biri diyor ki:
الدین خبر و روایه والاخری دم عایها/ Din haber ve rivayettir, bunların dışındakilerin üzerine çişleyin gitsin!”
Yani onlara göre felsefe, mantık, kelam, sosyoloji, psikoloji ve sosyo psikolojinin hiçbir değeri yoktur. Onun için diyoruz ki din, iyi ki Hicaz’da kalmadı, İranlı, Magripli ve Türklerin eline geçti de o uzlaşı kelimesi bizim lugatımıza girdi.
KRİZDEN ÇIKMADA SORUMLULUK KİME AİTTİR?
Krizden çıkmada sorumluluk sahibi olanlar, Hud Suresi 116’da geçen ” اولی بقیه/ Ulu bakiyye” dir. Ulu Bakiyye’nin görevi, yer yüzünde çıkacak fesadın önünü almalarıdır. Azınlıkta da olsa bu insanlar bu işi yapmalıdırlar. Çünkü insanların çoğuyla iş yapılmaz.
“Bakiyye” kelimesi “kalıcı” anlamındadır, yani yer yüzünde azınlıkta da olsa kalıcı değerler üretecek insanlar olmalıdır. Bunlar dinin yarattığı krizleri mutlaka önlemelidir. Bu bir gerçektir. Onlar Hz. İmam Hüseyin (as) gibi şahsiyetlerdir.
İslam uzlaşıyı öneren bir dindir, hiçbir zaman radikalizmi dinleştirmemiştir, ama Selefiler gibi bir kısım insanlar dini radikalleştirmişlerdir.
Kısacası; şayet bir söz sosyal politikaya dönüşmez ise hiçbir faydası olmaz. Şayet pratiğe dönüşür ise değerli olur, dönüşmez ise sözden öteye gitmez.
-
Peskov: Dünyayı küresel savaştan sadece nükleer silah koruyabilir
-
IAEA Başkanı: İran’ın nükleer tesislerine denetimler kaçınılmaz
-
Alman Dışişleri’nden vize açıklaması: Türkiye de sorumlu
-
Türkiye’deki NATO zirvesi öncesi Berlin’de kritik toplantı
-
Rusya’dan Batı’ya net uyarı: ‘Rusya ile çatışmaya girenleri felaket bekliyor’
-
Küba’dan ABD’nin yeni yaptırımlarına sert tepki: ‘Bu bir suç’
