Herkes ve her millet kendini hakikate göre hizalandırmalıdır!
Hasan Kanaatlı
h.kanaatli@hotmail.com
Orta Doğudaki Müslüman halk, iki kompartmanda yolculuk yapacak bir hale geliverdiler! Diğer bir deyişle Ortadoğu insanları, “Seküler” ve “dindarlar” olarak ki kesim şeklinde seyre koyuldular. Bu durum, günümüzde hala devam etmektedir! Buna; “ikiz kurumsallıklar” da diyebiliriz! Böylece bu ikiz kurumsallıklar, hala dahi devam etmekteler!
Bu iki kurumlar, birbirlerine çok yabancılar! Birbirlerine karşı çok mesafeliler! Bu mesafeyi ortadan kaldırmak da neredeyse imkânsızdır. Hepsinin suretleri (dış görünüşleri) “dindar”, siyretleri (yaşam şekilleri) ise “seküler”dir! Oysaki bizleri dindarlık ve sekülerlik gibi değerlerin hiç birisi hizaya getirmemelidir! Bizleri hizaya getirecek olan Allah ve hakikat olmalıdır! Çünkü bu, bize cesaret verir! Dolayısıyla da cesaretli ve cesur olmamız hasebiyle ve hakikatin de bize sağladığı cesaretle iş yapmamız nedeniyle, artık ikinci bir hakikati seslendirmemiz icap ediyor! Çünkü denir ki, “hakikat dediğiniz şey, kamusal alanda seslendirilen ve risk içeren şeydir!” Hakikat dediğimiz öyle 2X2=4 eder gibi şeyler sınıfından olmayıp ve “gördünüz mü ben de bunu seslendiriyorum” demek değildir! Hakikat dediğiniz şey; “söylenildiğinde birilerinin canını yakabilecek şeyler türündendir!” Hakikat; “kamusal alana hitap eder ve bundan ötürü de bunu söylemek şarttır!”
Nitekim Kur’an-ı Kerim şöyle der:
-“İndirdiğimiz açık delilleri (hakikatleri) ve hidayet yolunu-kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah hem de (yerde ve gökteki) bütün lanet ediciler lanet eder!” (Bakara:159)
Dolayısıyla hakikati söylemekten ziyade daha ziyade söylememede çok büyük bir risk vardır! Madem ki siz böyle büyük bir sorumluluğun altındasınız, o taktirde “hakikate göre hizalanmalısınız!” Onun dışında “devlet”, “ana-baba”, “mezhep”, “tarikat”, “tarih”, “ecdat” vs. gibi otoriteler, sizi hakikati söylemekten men etmemelidir!
Evet; şayet siz hakikat ehli iseniz, siz söyleyeceksiniz ve insanlar da ondan yararlanacaklardır! “Bir şey söylersem, aman başıma bir şey gelir” değil, tam tersine, “ben bir şey söyleyeyim, dindarlar da bundan yararlansınlar” diye düşünürseniz, hakikati hiç çekinmeden söylersiniz. Aksi halde, hakikatin üstünü örtersiniz! Kısacası hakikat; bizlerin kendisine göre hizalanacağımız bir değerdir!”
Bir mümin devlet, mezhep ve aile otoritesini sağlamlaştıracak bir şekilde hareket edemez ve etmemelidir de! Bizler mümin olarak hakikati sağlamlaştıracağız. Sözünü ettiğim o otoriteler de hakikate göre hizalanacaklardır. Aksi taktirde biz, insanları kurtaramayız! Kendimizi de kurtaramayız! Yani konformizm (uymacılık) yapmayacağız! Bir alimin ve entelektüelin görevi, otoritenin kullanıldığı yerlerde “hukuku” ayakta tutmaktır. Hukuk, adalet ve ahlak, otoriteye karşı halkı korumak için vardır, otoriteyi desteklemek için değil! Otoritenin elinde zaten onu destekleyen askeri, yasası ve gücü vardır! Dolayısıyla, “kendimize otorite karşısında nasıl bir güç belirleyeceğimizi netleştirmemiz gerekir!”
İslam coğrafyasında yaşamakta olan Müslümanlar, genellikle yaşam formu olarak “seküler”dirler! Yani bizler, seküler illetlere sahip insanlarız!
“Siyret”; “seyir” kökünden gelmesi nedeniyle; “seyretmek ve yaşam biçimi” demektir!
Bizler “din nedir?” ve “dindarlık nasıl bir şeydir?” sorusuna karşı öyle bir tanım yapıyoruz ki, adeta “ her şeye karşıymışız” gibi bir durum içerisinde oluyoruz! Yani adeta şunu söylüyoruz: “ Müslüman olarak ben modernizme karşıyım, sekülerizme karşıyım, Demokrasiye karşıyım, liberalizme karşıyım, reforma karşıyım, her türlü yenilikçiliğe karşıyım vs.” Bu şekilde karşı olduğumuz şeylerin listesini uzattıkça uzatabiliriz ve bu hayalle de dinin ve dindarlığın her yeniliğe karşı çıkmak olduğunu zannediyoruz. Oysaki bu saydığım görüşlerin her birinin hayata dair bir iddiası vardır!
Örneğin İbn Haldun Roma Senatosundan bahsederken şöyle der:
-“Romalı Senatörler işlerini “şura” ile yürütürler!”
“Şura”, Kuran-ı Kerim’in bir emridir! Kuran: “Müminler işlerini şura ile (birbirlerine danışarak) yürütürler” (Şura: 38) buyurur! Yani bir kişinin karar aldığı ve diğerlerinin de ona uyduğu bir şey, “sistem” olamaz! Şayet işler “şura” ile yürütülür ise sorumluluk da paylaşılmış olur! Fakat Demokrasi ile Şura’nın arasındaki bu ince çizgiyi de göz ardı etmemek lazım! “Demokrasi, çoğunluğun kararı iken, evet Şura da çoğunluğun kararıdır, bu farkla ki, Şûra’daki çoğunluğun temeli, “rıza” ya dayalıdır!
Bizler Demokrasiyi daha yeni içselleştirmişken, İbn Haldun Roma’nın “şura” ile işlerini yürütmesinden bahsediyor! Demek ki her ne kadar Kuran-ı Kerim’de “şura” bir dini ilke olarak bize emrediliyor olsa da aslında bu ilke, dinî bir ilke olduğu için değil, hayatın bunu gerektirdiği için gerçekte Kuran bize, yaşamanın bir ilkesini vermiş bulunuyor! Dolayısıyla “şura” dediğiniz zaman, dinî bir talepte bulunmuyorsunuz! Çünkü Roma’daki yapılan da odur, Demokratik seçimlerle de yapılan odur! Fakat hala dahi Müslümanlar Demokrasiyi küfür olarak görüyorlar! Oysaki Kuran’ın istediği de budur (yani Demokrasi/Şura’dır!) Bu şartla ki, esası “rıza”ya dayanmış olsun!
Şayet şimdiki yaşam süreci içerisinde test edilen, onaylanan ve doğru sonuç alınan şey Demokrasi ya da hilafet olur ise, bunlar devam ettirilir, şayet yanlış sonuç alınır ise, o taktirde de tarihin çöp kutusuna atılır! Dolayısıyla “şura” işlediği ve o günü Roma’da da tutuldu için, bugün de onun başka bir versiyonu olan Demokrasi de tutulmaktadır! Şayet işlemez ise, çöplüğe atılmış olur!
Bizler “din” ve “dinin talepleri” derken, aslında dinin, hayatın içinden çekip aldığı ve fotoğrafını çekip önümüze koyduğu terimleri, “dinî terimler” olarak zannediyoruz! Oysaki bunlar “dinî terimler” değillerdir! Örneğin din diyor ki “sizi yöneten insana biat ediniz!” “Biat” dediğiniz şey, “yöneten kişinin meşruiyetini halkın rızasına dayandırmasıdır!” Bu da şu demektir:
-“Herhangi bir darbe, herhangi bir tasallut, tepeden inme bir yönetim vs. benim irademin olmadığı, onay vermediğim ve halkın onayından geçmeyen bir yönetime ben hayır diyorum!”
İşte “biat” denilen şey budur! Bu da “dinî” bir kaynak değildir! Bunu anladığınız zaman şu ortaya çıkıyor:
-“Aslında dinin kendini inşa ettiği alan, seküler alandır! Yani din, kendini, kendine has bir ahlak ile dünyanın ve yaşamın içinde inşa ediyordur!”
Şimdi siz bir “makyavelist” gibi davranamazsınız. Yani “siyasetin ahlakı olmaz” diyemezsiniz! “Pragmatist olacaksınız, dün dündür bugün de bu gündür” diyemezsiniz! Ya da siyaseten Kur’an-ı Kerim diyor ki “Neden yapmayacağınız şeylerin sözünü veriyorsunuz?” (Saff:1)
Kuran’ın bu sözünün bağlamı tespit edilmemiştir. Ekonomide de olabilir, siyasette de olabilir vs.
Siyasiler, siyasette propaganda yaparken şöyle diyorlar:
-“Örneğin derler ki, ‘ben Kars’a deniz getireceğim!’”
Siz diyorsunuz ki, “sayın siyasetçi, Kars’a deniz gelmez!” Siyasetçi de diyor ki, “yahu, ben de gelmeyeceğini biliyorum! Fakat milletimizin bu türden söylemlerden hoşu gidiyor, onun için bu sözleri söylemem lazım!” Yani yapmayacağını bilmesine rağmen yine de söylüyor ve insanların duygusuna hitap ediyor! Çünkü insanlar seçim atmosferine girdiklerinde siyasetçiler, halkın zihin ve akıllarını değil, duygularını muhatap alıp ona hitap ederler!
Kuran’ı Kerim ise şöyle diyor: “Yapmayacağınız şeyin sözünü vermeyin!” (Saff:1)
İşte bu, iletişim ahlakının en temel ilkesidir! Ben de buraya dayanarak diyorum ki din, kendini seküler alanda (yani dünyada, çünkü buradan başka bir seküler alan yoktur!) inşa edecek ve kendine has bir ahlak ile bunu yapacaktır. Yani “din bize ne öneriyor?” derseniz, “din size seküler dünyayı krize sokan ne varsa, onların yapılmamasını önerir!” derim.
Örneğin din; insanları ırklarına göre ayırmayı reddediyor! İnsanların dillerinin konuşulmasını yasaklamayı reddediyor! İnsanların renklerine göre aşağılanmasını da yüceltilmesini de Allah’ın yasasına bir saldırı olarak görüyor! Onun için insan haklarının tecavüze uğradığı yerlerde Kur’an-ı Kerim Allah’ın sınırlarının tecavüze uğradığını söylüyor! Yani insanın onurunu, kendi onuru olarak sayıyor!
Şimdi “din bize ne veriyor?” derseniz, bence insanın bu onur meselesi, bize verdiği en büyük kazanımdır! Neden? Derseniz; çünkü bugün seküler dünyada (Avrupa’da) ırkçılık zirve yapmıştır! Yani insanlar renginden ve dininden dolayı ayrımcılığa uğruyor! Saldırıya maruz kalıyor!
Dünya’da ırkçılığın eskiye nazaran 500 kat daha arttığını söylüyorlar, İngiliz merkezli bir yayın kuruluşunun raporu öyle diyor!
Kıta Avrupası da bundan farklı değildir! Aynen öyle, Amerikan da bundan farklı değildir! Yeni Zelenda da yaşanan olaya hepimiz şahit olduk. Camiye girip insanları tarayacak kadar bir kin ve öfke vardır! Farklı kültürlerden ve ırklardan olanlara karşı bir kin ve nefret geliştirilmiştir ve sebebi de şudur:
-“Din ya da herhangi bir farklılık söz konusu olunca, insanların duygu dünyaları devreye sokuluyor ve bu da nefreti artırıyor!”
Özellikle de şunu vurgulamak istiyorum:
-“Dini ve dindarları biraz olsun mesafeli bir alana yerleştiren seküler dünyanın yarattığı bu krizi, şayet bizler aşabilir isek, şansımız vardır demektir! Onu da “rızaya dayalı çoğulculuk” ile aşabileceğimiz kanaatindeyim!
Günümüz dünyasında maalesef “rızaya dayalı çoğulculuk” yoktur! Madem ki toplu halde küresel ölçekte yaşıyor isek ve çünkü insan her yerde olabilir! Bugün örneğin dünyanın orta doğusundayız, yarın Avrupa, Amerika ya da Afrika kıtasında olabiliriz, rengimizden, dinimizden ve kılık kıyafetimizden dolayı çok rahatça saldırıya maruz kalabiliriz! Bunun hiç kimse için hiçbir garantisi yoktur! Dolayısıyla “çoğulculuğu”, farklılıklara saygı ve onu bir zenginlik olarak görme felsefesi, bugün biz Müslümanların tüm dünyaya ihraç etmemiz gereken “ekolümüz” olmalıdır!
“Rıza” dediğimiz, sadece farklı insanları tolere etmek değil, onlara ve onların haklarına da razı olmak ve yine onları bir zenginlik kaynağı şeklinde görüp bilmektir!
Farabi, bizim en büyük siyaset felsefecimizdir! Onun “el-Medinetü’l- Fazıla/Erdemli Devlet” isimli eserinde şuna vurgu yaptığını görüyoruz:
– “Kozmopolitik (yani farklı kültürler, farklı dinler ve farklı ırklar) şayet bir ülkeyi oluşturuyorsa, orası erdemli bir ülkedir! Şayet o ülke tek bir ırk, tek bir din ve tek bir kültürden müteşekkil ise, orası nakis bir memlekettir! Çünkü bir ülkede ne kadar çok farklılık olursa, o kadar fazla bir birinizden alacağınız ve öğreneceğiniz şeyler olur! Bu da şu demektir: “Bu, insanın kemalini kolaylaştırır!”
İşte filozof birisi, devlet ve siyaset felsefesi yaparsa, böyle yapar!
Dolayısıyla, bizler dini çok keskin hatlarla çerçeveleyip, dindarlığı da bu çerçevenin içerisinden ancak elde edebilir ve yaşanabilir kılarız diye tanımladığımızda, dini de dindarlığı da boğmuş oluruz! Oysa ki ben diyorum ki, “insanın yaşam alanı, hayatın kendisidir!” Onun içerisindeki hayatı kolaylaştıran ve başının belaya girmesini engelleyen bir unsur olarak “din” vardır, “dinî alan” diye bir şey yoktur! Hayatın kendisi vardır ve “din”; yaşarken karşılaşabileceğiniz risklere karşı bir uyarıdır!
Örneğin “haram!” kavramı sizi kumara, içkiye, zinaya, hırsızlığa, kul hakkı yeme vesaireye karşı bir uyarıdır! Çünkü yaratacağı sonuçları sana bildirerek seni, o işi yapmamaya dair uyarıyor! Bu da senin için müthiş bir kolaylıktır. Fakat hayatı bir bütün olarak düşünmek lazım! Yoksa haramlar, vacipler, farzlar dairesi içerisinde bir yaşam çizdiğiniz zaman, dindar insanın yaşamı, yaşanmaz hale gelir! Yaşlı biri için sorun olmasa da gençler için çekilmez olur!
Kısaca söylemek gerekirse din, bu hükümler (haram vs. hükümleri) ile insanlara bir tür koruma alanı oluşturuyor! Fakat bu adam bu alanın dışına çıktığında, örneğin Amerika’ya gittiğinde ya da metropol bir şehre girdiğinde, o adam nefes alamıyor!
Özetlersek; İslam bize bir hayat görüşü veriyor! “Dünyayı her kes için bir yaşam yuvası haline getirin” diyor! Yalnızca Müslümanlar ve insanlar için değil, her türlü varlık için bir esenlik yurduna dönüştürmemizi istiyor! “Vallahu Yed’u ila Daru’s- Selam/ Allah esenlik yurduna çağırır!” (Yunus: 25) Yani dinin “misyonu” budur! Seküler insanın da dindar insanın da sorması gereken soru şudur: “Dindar olmanın ya da dine tabi olmanın bana, toplumuma, dünyaya getirisi nedir?”
Yani bir genç size sorsa ki: “Biz insan haklarını, hukukun üstünlüğünü, liberal demokrasiyi vs. bunların tümünü Batı’da test edip deneyimliyoruz! Peki İslam’dan neyi deneyimleyeceğiz?” Diğer bir ifadeyle: “Bugün dindar olmanın ve dini talep etmenin ne gibi bir faydası var ki?”
Ben de şu cevabı veririm:
Siyasetin ve duygu dünyasının provoke ve manipüle etmeğe çalıştığı bir konuda dindarlar, seküler ya da başkaları olarak kalkıp ta “ya kardeşim İslam’da hukuk vardır, o bizim hak ve hukukumuzu korur” diyebilecek kadar İslam’daki hukuki konuları aydınlaştırmamız gerek ve bunu yapabiliyorsak, bu bizler için süper bir durumdur! Ya da birisi: “Ya kardeşim! Bu kadar konuşuyoruz ama, dinimiz bize (örneğin) bir Müslüman kalkıp gayri Müslim biri hakkında nefret söylemi yaparsa, bizim hemen ona müdahale edip;” orada dur! Bizim Peygamberimiz bize diyor ki, “bir Müslüman toplumda gayri Müslim birinin başına bir şey gelirse, kıyamet gününde onun davacısı ben olurum”, dolayısıyla sen bu nefret dilini kullanamazsın!” diye engel olabiliyorsak, ne mutlu bize!
Şunu diyebilirler: “Efenim, onlar (gayri Müslimler) de bizden nefret ediyorlar!”
Derim ki, “temel haklarda mütekabiliyet aranmaz!” Bu, bir ilkedir! Biri sana küfrediyor diye sen de ona karşılık veremezsin! O senin hakkını çiğniyor diye, sen de onun hakkını çiğneyemezsin! Nitekim Sıffın savaşında Muaviye askerleri İmam Ali’nin askerlerinin su yolunu kesip onları susuzluğa mahkûm etmek istediler, İmam Ali (as) ani bir saldırıyla su yolunu onların elinden aldı fakat onların gelip su götürmelerine engel olmadı, çünkü su, temel yaşam haklarından biridir! Dolayısıyla bizler, Kuran’ın ifadesiyle “şehid/ örnek/ model insanlar ve toplum olmak için bu dünyadayız! Bundan dolayı biz, örneklik sergilemek mecburiyetindeyiz!
Kimi insanlar bu sözümüzün üpotik olduğunu öne sürebilirler. Fakat şunu unutmasınlar ki bu, senin-benim kişisel davamız değildir! Şayet din-iman adına biri konuşuyorsa, hakikat bunu söylemesini gerektiriyor! Yani bu, onun insan ve mümin olmasının gereğidir! Bizler birbirimizin teminatı olmalıyız! Şayet bunu başarabilir isek, o arzulanan hukuk da ister istemez ortaya çıkacaktır!
Yani bugün dindar olmanın ve dini talep etmenin ne faydası vardır derseniz? Derim ki; “din de aynen hukuk gibi insanların onurunu, şerefini, haysiyetini, izzet-i nefsini korumak için bizlere görev veriyor! Bu, sadece bir hak değil aynı zamanda bir görevdir de! Bu görevi sizden, bizden ve her kesten sıkı bir şekilde yerine getirmemizi tembihliyor! Açıkçası Kuran ve Peygamber bunun için vardırlar! Bunlar birer hatırlatıcıdırlar. Yani onlar olmasa ve peygamber gelmemiş olsaydı dahi, insan onuru korunmalıydı! Ama olur ya bir dindar kendi dindarlığını paranteze alarak başkalarına hücum edebilir endişesiyle, Kur’an-ı Kerim “müzekkir/hatırlatıcı” dır. “Sakın bu işi, şu işi yapmayın” der! Kısacası, insanların temel hak ve özgürlüklerine tecavüz etmek, Allah’ın sınırlarına tecavüz etmektir!
Şayet biz Müslümanlar bütün dünyaya bunu kabul ettirebilirsek, o taktirde neden insanlar dinden ve dindarlıktan ürkmüş olsunlar ki? Böyle bir durumda tüm dünya insanları “İslam’ın iyi insan olma projesi” olduğunu düşünürler! Şayet İslam iyi insan projesi ise, peki insanlar bundan neden rahatsızlık duysunlar ki?
Fakat günümüzdeki din algısı, maalesef insanların sempati değil, antipati duymasına vesile oluyorsa, burada dindarların aynadaki suretlerini görmeleri lazım! “Dindar suret” diye görmemiz gereken suretlerin yerinde, “riyakarlık” ve “dürüst olmayışımızı” görmemiz, maalesef bizler için büyük bir yıkımdır!
-
Peskov: Dünyayı küresel savaştan sadece nükleer silah koruyabilir
-
IAEA Başkanı: İran’ın nükleer tesislerine denetimler kaçınılmaz
-
Alman Dışişleri’nden vize açıklaması: Türkiye de sorumlu
-
Türkiye’deki NATO zirvesi öncesi Berlin’de kritik toplantı
-
Rusya’dan Batı’ya net uyarı: ‘Rusya ile çatışmaya girenleri felaket bekliyor’
-
Küba’dan ABD’nin yeni yaptırımlarına sert tepki: ‘Bu bir suç’
