Kur’an’da Fetih Ayetleri…
Hasan Kanaatlı
h.kanaatli@hotmail.com
KUR’AN-I KERİM’DE FETİHLER İLE İLGİLİ AYETLER VAR MIDIR?
Soru şudur:
Acaba fetih denilen konu Kuran’da var mıdır ve meşru mudur?
Diğer bir deyişle: Acaba İslam’da “fetih” diye bir şey var mıdır? Şu anlamda ki; Müslümanların bulundukları bölgeden bir ordu hareket etsin, gayri Müslimlerin yaşadıkları bölgeler gitsin, söz konusu gayri Müslimler de ister “kitap ehli”nden olsun ya da başkalarından olsun, Müslümanların orduları onlarla savaşsın ve onları alt ettikten sonra da Müslüman olmalarını onlara icbar etsin! Acaba dinimizde böyle bir şey var mıdır yok mudur?
Cevap:
Müslümanlardan bir kısmı (Ehl-i Sünnet) İslam dininde “fütuhat” diye bir şeyin bulunduğuna inanmaktalar ve hatta bunun İslam ve Müslümanlar için izzet ve iftihar kaynağı olduğunu da iddia ederler!
Delilleri de şunlardır:
-“Derler ki, bizim elimizde fetih konusuyla ilgili 3 tane delil vardır.
Birinci delil; Kuran-ı Kerimdir! Bizler Kuran-ı Kerim’i okuduğumuzda Kuran, bizlere savaşı hissettiriyor. Kafirler ile cihatta bulunmayı sürekli hatırlatıyor! Çünkü Kur’an-ı Kerim, başından sonuna kadar “cihat ayetleri” ile doludur!
Bizim fakihlerimiz de bu ayetlerden yola çıkarak, Cihat’ın iki kısım olduğunu istinbat etmişlerdir: Biri “difa/savunma cihadı”, diğeri de “ibtidai/talep/saldırı cihadı.”
“Fütuhat” tan kasıt da cihadın şu ikinci (ibtidai/talep) kısmıdır.
Ehl-i Sünnet der ki, bu cihat (fetih cihadı) ile ilgili delilimiz, Kuran ve Sirettir!
Önce biz, Kuran üzerinden bu konuyu incelemeye çalışacağız!
Gerçek şu ki, bizler Kuran-ı Kerim’i açtığımızda ve tüm cihat/kıtal ayetlerine baktığımızda, o kesim Müslümanların bu türden (fetih ile ilgili) ayet algıları, bütünüyle Kuran ayetlerinin hakikatinden uzaktır.
Kuran’ın ayetlerine iyi bakıldığında, kıtal ile ilgili nazil olan ayetlerin tümü, özel bir durum için nazil olmuştur. Yani kıtal ile ilgili nazil olan ayetler “bir ruhsattır!” Buradan da anlaşılan o ki, “kıtal” önceleri yasakmış, sonraları ona “ruhsat” verilmiştir. Daha açıkçası bu ruhsat, Müslümanlar ile savaşmakta olan kimseler için verilmiştir! Yani kıtal ruhsatını vermedeki hedef, “küfür” değil “savaş”tır! Şayet kafirler Müslümanlar ile savışlarsa, onlarla savaşmaya izin verilmiştir, savaşmazlarsa, Müslümanların da onlarla savaşma hakları yoktur!
Bununla ilgili Kuran’daki delil de şudur:
Örneğin kıtalın teşrii olması hususunda ilk nazil olan yer, Medine”dir ve ilk nazil olan ayet de şudur:
-“Kendileriyle savaşa girişilenlere, zulme uğradıklarından dolayı savaşmaya izin verildi ve şüphe yok ki Allah’ın, onlara yardım etmeğe gücü yeter elbette.
-“O kişilerdir onlar ki, ancak Rabbimiz Allah’tır dediklerinden dolayı haksız olarak yurtlarından çıkarıldılar.” (Hac: 39-40)
Ayet “Üzine/İzin verildi” diyor. “İzin verildi” demek; bir işin önce yasak, sonra “serbest bırakıldığı” anlamını ifade eder!
“İznin sınırı” ise; “Kendi bölgesinden çıkarılanlar”, “kendileriyle savaşılanlar” ve “kendilerine zulmedilenler” dir! Demek oluyor ki “izin”, bu tür muamelelere maruz kalan insanlarla ilgilidir. Yani bu izin; kendileriyle savaşılanlara has bir izindir! Demek ki İslam’da kıtal, kafirlerin zıddına olan bir hüküm değil, savaşanların zıddına olan bir hükümdür!
Ehl-i Sünnet alimleri başka bir sözü de şöyle söylerler:
-“Kıtal ile ilgili nazil olan ilk ayet o değildir, şu ayettir:
-“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; (fakat) haddi aşmayın (haksız yere kimseye saldırmayın), Allah, haddi aşanları sevmez.” (Bakara: 190)
Bu ayet daha açıktır! Çünkü bu ayette kiminle savaşılacağı konusu daha açık bir şekilde beyan buyurulmuştur. Çünkü ayet: “Sizinle savaşanlar ile Allah yolunda savaşın” diyor! Dolayısıyla ayetlerde savaşın ruhsat verildiği ve Allah yolunda savaşın dediği kesim, “sizinle savaşanlar” oluyor. İşte bu ayet, bir önceki ayeti tefsir ediyor!
Ayette geçen “İ’tida/haddi aşmak” tan kasıt; “sizinle savaşmayanla savaşmamaktır!” Yani Kuran’ın ayeti apaçık bir şekilde buyuruyor ki, “savaş; seninle savaşana has bir durumdur!” Ve seninle savaşmayan ile savaşmak, Kuran nassına göre haddi aşmak ve düşmanlık etmektir!
Bu ayet, “muhkem/hükmü apaçık” olan ayetlerdendir! Dolayısıyla Kuran’da kafirler ile savaşmayı emreden ayet mevcut değildir. Buradan hareketle diyebiliriz ki Kuran; sizinle savaşmayanlar ile savaşmanın, haddi aşmak ve düşmanlık olduğunu apaçık bir şekilde beyan etmektedir ve bu bidattir!
Şimdi de “İbtidai/başlangıç/talep savaşı” nın ne olduğunun cevabını bulmaya çalışacağız! Yani şayet savaş, seninle savaşana has bir durum ise, o taktirde peki “ibtidai savaş” nedir?
“İbtidai savaş” 3 anlamda kullanılır:
Birinci anlamı şudur: Bu savaşı başlatan taraf sizsiniz, fakat “düşmanlık” kastıyla değil “Nefsi müdafaada bulunmak” maksadıyla! Yani herhangi bir kabile, millet veya topluluk için savaşı ilk başlatan taraf siz oluyorsunuz, fakat sizinle onların arasında herhangi bir sorun yoktur, buna rağmen siz onlarla savaşmaya kıyam ediyorsunuz. Bundaki kastiniz de onlara ilk darbeyi indirmek değildir, siz onların size karşı savaşmak için birtakım hazırlıklar yaptıklarını görüyorsunuz, siz de nefsi müdafaada bulunmak için ona saldırı yapıyor ve onların o hazırlıklarını yok ediyorsunuz. Çünkü “nefsi müdafaa”; onun size saldırmasını beklemeniz ve o taktirde onunla savaşmanız demek değildir. Nitekim savaş uzmanlarının dediklerine göre, düşman tarafı saldırmadan önce ona saldırmak ve bu şekilde kendinden müdafaada bulunmak, savunma yollarının en iyilerinden biridir. Nitekim, saldırmanın da savunmak için en iyi yollardan bir olduğu söylenmektedir!
Mesela düşman, beni katletmek için birtakım hazırlıklar yapmıştır ya da yapmaktadır ve ben de onun bir gün hazırladığı o silah ya da güç ile bana saldıracağını biliyorum. Bunu bildiğim için, o bana saldırmadan önce ben ona saldırıp o silahlarını veya gücünü imha ediyorum. İşte buna “saldırı” denmez “savunma” denir! Yani savunma, her zaman düşmanı beklemek ve onun sizin kapınızın ağzına kadar gelmesini gözlemeniz demek değildir. Çünkü düşman sana ulaşırsa, seni imha edecektir. Günümüz dünyasında da öyledir. Örneğin bir devlet, düşman olarak gördüğü bir devletin kendisini imha etmek için bir takım nükleer silahlar üretmek kastıyla alt yapıyı oluşturmaya çalıştığını görüyor. Acaba o devlet, düşman gördüğü devletin o alt yapıyı oluşturmasına müsaade mi ediyor yoksa ona ulaşmasına engel olmak için harekete mi geçiyor? Hatta şu andaki Birleşmiş Milletler yasasında bile bunun meşru hak olduğu kabul edilmektedir. Bunu teyit edecek bir söz, İmam Ali (as)’dan da şöyle nakledilmiştir:
-“Onlar (düşmanlar) sizi istila etmeden önce siz onları istila ediniz! Evlerinde istilaya uğramış bir toplum, her zaman zillete boyun eğmiştir!”
Demek ki düşmanın sana ulaşmasına fırsat vermek, senin için bir hezimettir!
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: “İbtidai savaş”ın birinci anlamı, “düşmana, savunma amaçlı ilk darbeyi indirmektir!” Bu anlamıyla da “İbtidai savaş”, “savunma savaşı”nın başlığı altına girmiş olur!
İkinci anlamı da şudur: Yine savaşı ilk başlatan taraf sizsinizdir! Fakat savaşı başlattığınız taraf, onu öldürmek için değildir, o bir devlettir, fakat onun yönetimi altında bulunan ve gücü elinden alınan (mus’tazaf) bir halk kitlesi vardır, o devlet o mus’tazaf kitleyi saptırıyor! Sizin savaşı ilk başlatan taraf olmanızdan kasıt, o ezilen halkın üzerinden o zulmü yok etmektir! Yani bir güce hâkim olan başka bir gücü ortadan kaldırmaktır! Bu türden savaşa Kuran şu şekilde değinmiştir:
-“Size ne oldu da Allah ve, “Ey Rabbimiz! Halkı zalim olan bu şehirden bizi çıkar, bize kendi katından bir veli (koruyucu ve yönetici) ver ve bize kendi katından bir yardımcı ver.” Diyen mustaz’af (ezilmiş) erkek, kadın ve çocukların yolunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa: 75)
Bu da ibtidai savaştır, fakat insanların üzerinden zulmü kaldırmaktır! Çünkü İslam’ın en yüce değerlerinden ve ruhsat verip üzerine tesis ettiği şeylerden birisi de “zulüm ile savaşmaktır!” Bu türden savaş, vaciptir, dini, ahlaki ve örfidir! Ayrıca bu düşünce, dünyadaki geçerli olan değerlerdendir! Örneğin bir sistem halkına zulmediyorsa, insanlık dışı facialarda bulunuyorsa, halka rağmen başına buyruk işler yapıyorsa, Birleşmiş Milletler yasası, Birleşmiş Milletlere o ülkeye müdahale hakkını veriyordur!
Üçüncü anlamı da şudur: Yine devlete karı savaşı başlatan taraf sizsinizdir, fakat halkın maddi yönden zulme maruz kalmasından ve hakları ellerinden alınmasından dolayı değil de manevi ve fikirsel anlamda hakları ellerinden alınmasından dolayıdır!
Örneğin o topluluğun İslam dinine girme kabiliyeti vardır, hakikatlere iman etme kapasiteleri mevcuttur, fakat onları putlara tapmaya icbar eden başlarında bir devletin olduğunu düşününüz! Onları şirk üzerinde kalmaya icbar ediyordur. Hak ve hakikatin onlara ulaşmasına engel oluyordur. Onlarla hakikat arasında bir perde görevi yapıyordur. Buradaki bu işi halletme ve bu perdeyi ortadan kaldırmanın tek yolu, şayet savaştan başka bir şey olmazsa, burada savaşı başlatan taraf siz olabilirsiniz! Yani bu halka özgürlüğünü vermek için yapılan bu savaş da “savunma savaşı” başlığı altına girer! Çünkü onların yaptıkları bu iş, zulmün türlerinden bir tür sayılır!
Örneğin bir devlet, toplumu bazı haklarından mahrum bıraktığı taktirde dünya ülkeleri buna müdahale ediyor! Mesela ABD birçok kez, Demokrasiyi yerleştirmek için kimi diktatör ülkelerle savaşa girmiştir. Yani ABD’ye göre Demokrasi bir değerdir ve uğrunda savaşmaya iman ediyordur!
Bundan dolayı diyoruz ki, başlangıç/İbtidai savaştan kasıt, insanları katletmek ve onları İslam’ı kabule zorlamak değildir! Hayır, “İbtidai savaş”, bu üç anlamdan biridir! Ve ayrıca bu, bir tür “savunma savaşıdır” da! Ya İslami açıdandır ya da yer yüzündeki güçsüz bırakılmışlar açısındandır!
Dolayısıyla diyebiliriz ki, kafirler ile savaşmayı emredecek tek bir ayet Kuran’da mevcut değildir!
Kuran açıkça diyor ki, Kafir seninle savaşmadığı ve senin hakkında aşırı gitmediği müddetçe, onlarla da diğer insanlarla yaptığın muamelenin aynısını yapacaksın.
Kuran şunu diyor:
-“Allah, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve adaletli davranmanızı yasaklamıyor. Allah, adaletli davrananları sever.” (Mümtehine:8)
Devamında da şöyle diyor:
-“Allah, yalnız din hakkında sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkartılmanıza destek olanları dost edinmeyi size yasaklıyor. Kim onlarla dost olursa, işte onlar, zalimlerdir!” (Mümtehine: 9)
Öyleyse, İslam fütuhatı için Kuranî delilin bulunduğunu söylemek kesinlikle yanlıştır.
(Buraya kadar anlattıklarımız, Sünni Müslümanların birinci iddialarının cevabıydı!)
Onların ikinci delilleri de şudur:
Derler ki, İslam’da fütuhatın bulunduğuna dair ikinci delilimiz, Hz. Peygamber (sav)’in siretidir! Yani İslamî fetihlerle ilgili temel taşını ilk koyan Peygamber efendimizin bizzat kendisidir. Zira Peygamber efendimiz Bedir, Ahzap, Uhut, Medine’deki Yahudi kabileler, Bizans vs. ile bizzat kendisi savaşmıştır.
Yine nebi, her ne kadar Mute’de kendisi bizzat savaşmadıysa da Üsame b. Zeyd’in öncülüğünde oraya ordu topladı. Yine Romalılar üzerine 30 bin kişilik bir ordu toplayıp yürüdü, fakat Tebuk bölgesine ulaştığında Roma Kralı Hereklios ordusunu geri çekmişti! Nebinin bu savaştaki amacı, Mute savaşında öldürülen amcası oğlu Cafer Tayyar, Zeyd b. Harise ve Abdullah b. Revaha gibi ünlü komutanlarının kısaslarını almaktı. Bunların öldürülme nedenleri de Peygamberin Roma İmparatoruna mektup yazıp gönderdiği elçisinin yolda iken Gassaniler tarafından öldürülmesiydi. ( Gassaniler; Suriye, Ürdün ve hicaz sınırları arasında Arap asıllı Hıristiyanlardı ve Roma İmparatorluğu yönetimi altında yaşıyorlardı!) Peygamber de o elçisinin kısasını almak için Mute’ye bir ordu gönderdi, ordunun bu üç seçkin komutanları da orada Romalılar tarafından şehit edildi! Dolayısıyla diyebiliriz ki, İslam fütuhatı için ilk temeli atan, Nebi’nin kendisi olmuştur!
Cevap
Bu iddia zayıftır! Çünkü siretine müracaat ettiğimizde -birçok gazveleri olmasıyla birlikte- hiçbir savaşta Nebinin “savaşı ilk başlatan taraf” olduğu söz konusu değildir.
Tüm gazvelerinin tümünde (ilkinden sonuna kadar) Müslümanlar hiçbir zaman saldırı savaşında bulunmamış ve hep savunma savaşında yer almışlardır.
Hatta Kureyş ile yaptığı; Bedir, Uhut, Ahzap ve diğer harplerinde dahi hep savunma savaşı yapmışlardır. Yani savaşı ilk başlatan taraf Kureyş olmuştur.
Kureyş Müşrikleri Mekke’de iken Müslümanları hep baskı altına almış, onları öldürmüş, hicrete zorlamış ve sonra da onların mal ve mülk gibi her şeylerine el koymuş, sonra da satışa çıkarmışlardır. Peşince de Müslümanlarla zıtlaşıp Bedir savaşını başlatmışlardır. Kısacası, Müslümanlar hiçbir zaman onlara saldıran taraf olmamıştır. Hatta büyük Bedir savaşından önce dahi, küçük Bedir savaşını onlar başlatmış, Müslümanları Medine’ye göçe zorlamış, taciz etmiş ve bunun neticesinde de büyük Bedir savaşı başlamıştır!
Demek ki, Müşrikler ile savaşı ilk başlatan Nebi değil müşriklerdir ve Nebi onlara karşılık verme mecburiyetinde kalmıştır!
Medine Yahudileriyle yaptığı savaş da öyle olmuştur. Yani Yahudiler ile yapılan savaşları ilk başlatan şahıs Nebi olmamıştır. Zira Nebi Medine’ye gelir gelmez ilk yaptığı şey, tarihteki ünlü “Medine Vesikası” nı yazması olmuştur. Yahudiler hakkında da; “Müminler ile birlikte olan ümmet” tabirini kullanmıştır! Onlar hakkında “Medine’de ikamet eden yabancılar” ya da “azınlıklar” tabirini asla kullanmamıştır! Evet Nebi, Müslümanlar ile Yahudileri “tek ümmet” olarak tabir etmiştir!
“Medine Vesikası”, dünyada yazılan ilk “barış sözleşme metni!” dir. Fakat sonunda Yahudiler bu işte de hıyanet ettiler!
Yahudilerin bu işteki ilk hıyanetleri, Beni Müstalek çarşısında (Yahudiler ait bir çarşıdır) bir Müslümanı öldürmeleriyle başladı.
Yahudiler toplanıp o Müslümanı öldürdüler. (Konu uzuncadır!) Daha sonra Beni Nezir kabilesi Nebiyi oyuna getirmek istedi. Bu oyun, çok büyük bir tehlikeydi. Bundan daha büyük tehlikeli olanı ise; Medine, Mekkeli müşrikler tarafından muhasara altına alınınca, Yahudiler, “Ahzap” denilen o müşrik ordusuyla gizlice söz birliği yapıp Müslümanları arkadan vurmak istemeleri olmuştur!
Dolayısıyla Nebinin onlarla savaşması, onların Yahudi oldukları için değildi, hem onların imzaladıkları o sözleşmeye ihanet ettikleri içindi ve hem de onların Mekkeli müşrikler ile iş birliği yapıp İslam’ı ve Müslümanları yok etmek istemelerinden dolayıydı!
Şimdi de Rum hadisesini inceleyelim
Nebi niçin Rumlarla savaştı? Yine Rumlar ile savaşı ilk başlatan Nebi değildi!
Nebi, ilk önce Kayser-i Rum’a bir mektup yazıp elçisiyle birlikte ona gönderdi. Rumların Kralı olan o şahsa gönderilen bu elçi, yol üzerindeki Gassaniler tarafından yakalanıp öldürüldü.
Gassaniler; Hıristiyan Araplardı ve Rum kontrolünde onların yönetimi altında yaşamlarını sürdürüyorlardı. Yaşadıkları o bölgeye de “Tebuk” derlerdi. Orası, Hicaz, Suriye ve Ürdün arasında bir yerdi. Gassaniler Nebi’nin elçisini öldürünce, Nebi’ye karşı savaşı ilk başlatan taraf onlar oldu. Tebuk’ta sonradan yapılan savaş, bu olayı reddetmek ve protestoda bulunmak için yapılan savaştı.
Kısacası Nebi’nin siretine müracaat edildiğinde, onun başlangıcından sonuna kadar, Nebinin savaşı ilk başlatan taraf olmadığını görürsünüz. İşte buradan İmam Hüseyin (as)’ ın Kerbela’da yapılan savaşta, ashabından birisi Şimr b. Zil Cevşen namındaki o zalime ilk oku fırlatmak ve onu helak etmek istediğinde, imamdan müsaade istedi. İmam ise ona müsaade etmedi ve ceddi Resulullah’ın sünnetine ittiba ederek şöyle dedi: “Ben savaşı ilk başlatan taraf olmayı sevmiyorum!” Çünkü Nebi’nin sireti böyleydi. Dolayısıyla Fütuhat için Nebinin siretinden bir delil bulmak asla mümkün değildir!
Üçüncü delil: Şiilerden bazılarının istinat ettikleri delildir ve o da şudur.
Kimi Şiiler derler ki:
Birincisi: Ehl-i Beyt (as)’ın sireti, fütuhatın Peygamber siretinde de bulunduğunun en bariz delilidir. Şöyle ki; Peygamberin savaşları, ibtidai savaşlardı. Şayet öyle olmasaydı Ehl-i Beyt imamları halifelerin yaptıkları savaşlara itiraz ederlerdi.
Ehl-i Beyt’in, “halifelerin Allah’ın düşmanları olduklarını insanlara açıklamayıp sükût etmeleri”, bu savaşları onların da onayladıklarının delildir.
İkincisi, tarihe müracaat ettiğimizde, Ehl-i Beyt’in de bu savaşlarda yer aldıklarını ve savaşın getirilerini imza ettiklerini müşahede etmekteyiz. Örneğin İmam Zeynel Abidin (as)’ın annesi, Yezdicerdin kızı Şehrebanu hanımdır. Bu kadın, Farslar ile yapılan savaşın sonucu elde edilmiştir! Demek ki, Ehl-i Beyt de ikinci halifenin Farslar ile yaptığı o savaşı imzalamışladır. Yani Şehrebanu hanımın kendisi, o savaşın imzasıdır!
Üçüncüsü, Tarihte Ehl-i Beyt’in bu savaşlara bizzat iştirak ettiklerini de görüyoruz. Ehl-i Beyt ya tehdit ile ya da maslahat icabı bizzat bu savaşlara iştirak etmişlerdir. Nitekim tarihin kayıtlarına göre İmam Hasan (as) ile İmam Hüseyin (as), Afrika ve Taberistan’ın fetihlerine bizzat katılmışlardır. Demek ki ehl-i beyt’in bu savaşlara bakışları, müspet bakıştır!
Bazı Şiilerin Söyledikleri Bu Sözlerin hiç Birisi Doğru Değildir!
Birinci sözün (yani Ehl-i Beyt’in halifelerin yaptıkları fetihleri sükût kalarak tastık etmeleri sözünün) doğru olmadığının nedeni şudur:
-“Ehl-i Beyt, hiçbir zaman bu savaşlar için sükut yolunu tercih etmediler. Onlar her zaman bu savaşların batıl olduğunu, İslam ile bir alakasının bulunmadığını ve halifelerin de İslam’ı temsil etmediklerini haykırıp durdular!
Bu konuyla ilgili birçok rivayetler mevcuttur, fakat ben bunlardan yalnızca iki tanesini nakledeceğim.
Bunlardan birisi Emirü’l- Müminin İmam Ali (as)’dan nakledilmiştir (ki İmam Ali’nin kendisi, kendi döneminde savaşların zirvesinde olan bir şahsiyetti). Şöyle demiştir:
-“Bir Müslüman, hükmünden emin olmadığı ve Allah’ın emri olan ganimetleri dağıtma emrini yerine getirmeyen biriyle cihada çıkmamalıdır (yasaktır.) Çünkü şayet öyle biri orada ölürse, düşmanımızın bizim hakkımızı hapsetmesine ve bizim kanımızı dökmesine yardımcı olur. Onun ölümü de cahiliye ölümü üzere olur!” (Vesailü’ş- Şia, c.15, s. 49)
Bundan daha açık bir rivayet daha vardır. İmam Cafer Sadık (as) sahabelerinden birine şöyle buyurdu:
-“Ey Abdul Melik! Bölgenin insanlarının gittikleri yerlere senin gitmediğini görüyorum!” Dedim ki: Nereye? Buyurdu: “”Cidde/Cüdde, Abadan, Müseysiye ve Kazvin’e!” Dedim ki: Sizin emrinizi bekliyorum ve size uyuyorum! Buyurdu ki: “Evet, vallahi şayet savaş hayırlı olsaydı kimse bizden öne geçemezdi!” (el- Kafi, c.5, s. 19)
Yani Ehl-i Beyt açısından savaş, hayırlı bir şey değildir. Nitekim Kuran: “Barış hayırlıdır” (Nisa: 128), diye buyuruyor. İmamların sözleri bu türden savaşların meşru olmadığı hususunda çok açıktır.
İkinci sözün (yani şayet bu savaşlar gayri şer’i ise o taktirde onun sonuçlarıyla nasıl muamelede bulunabilirler? Onun ganimetini nasıl kabul edebilirler? Onun esir ve cariyelerini nasıl alıp kendilerine eş edinebilirler? Sözünün) doğru olmadığının delili de şudur: (Aslında bu konu fıkhın konusudur) Şöyle ki:
-“Ehl-i Beyt imamları kimi zaman bu türden savaşların sonuç ve getirilerinden faydalanmışlardır, fakat onların faydalanmaları, bu savaşların meşru oluşundan dolayı değildir, onların aslında bu işlerin asıl velileri/sahipleri oluşlarından dolayı bu işlerin sonuçları hususunda tasarrufta bulunmuşlardır!
Bir örnek üzerinden bu konuyu daha anlaşılır bir şekilde izah etmek mümkündür şöyle ki;
Size ait bir evinizin X şahıs tarafından gasp edildiğini farz ediniz. Sizden gasp edilen o eve her kes istediği gibi girip çıkıyor. Siz arkadaşınızdan birine şöyle diyorsunuz: “Sana bu eve girip çıkmana müsaade ediyorum!” Şer’an tabi ki arkadaşınızın o eve girip çıkması caiz olur! Sizin o arkadaşınızın eve girip çıkmasına izin vermeniz, o evin gasp edildiğine ikrar da değildir! Fakat bu izin ile, o evin gerçek melikinin siz olduğunuzu imzalamış oluyorsunuz! Ehl-i Beyt de bu işin asıl velisinin kendileri oldukları için bu savaşların sonuçlarından bazılarında tasarrufta bulunmuşladır.
Bu konunun cevabında şunu da söylemek mümkündür:
İmam Hüseyin (as), İmam Zeynel Abidin (as)’ın annesi Şehrebanu hanımı bir Cariye gibi almadı. Bu konuda şöyle açık bir rivayet vadır: “İkinci halife, Şehrebanu’nun bir Cariye gibi kamu malı olmamasını ve dilediği kişiyle evlenme hususunda özgür bulunduğunu ona söyledi! O da İmam Hüseyin (as) ile evlenmeyi seçti.”
Kısaca söylemek gerekirse; Şehrebanu hatununki özgür seçimli bir evlilik oldu, Cariyelerinki gibi kamu malı bir evlilik gibi olmadı. Yani ikinci halife ona, aynen özgür bir kadına yapılan muamelenin aynısını yaptı ve tüm saygınlığı gösterdi. Bunun için diyorum ki, imamın onu almak ile savaş sonucunu imza etti sözü doğru değildir. Dolayısıyla Ehl-i Beyt’in siretinde, fütuhat savaşlarına dair imza sayılacak bir davranış bulamazsınız!
Şimdi de Üçüncü Konuyu İncelemeye Çalışalım
Acaba imamlar fetih savaşlarına fiili olarak iştirak ettiler mi?
Cevap
Ehl-i Beyt imamlarının fiili iştirakları söz konusu değildir. Tarihte İmam Hasan (as)’ın ya da İmam Hüseyin (as)’ın bu savaşlara iştirak ettiğini nakleden tüm sözler, doğru sözler değildir ve ispat edilmemiştir. (Bunu ayrıca konuşmak lazım, çünkü çok uzun bir konudur!)
İkinci olaya (yani imamın maslahat ve tehdit üzerine halifelerin savaşlarına destek oldukları konusuna) gelince, evet bu olay olmuştur! İmam Ali (as)’ın kimi dönemlerde böyle bir faaliyette bulunduğu gerçektir. Özellikle de Fars bölgesinin fethinde imamın katkısı olmuştur.
Peki bunun sebebi nedir? Acaba İmam Ali (as) bu savaşı imza etmiş midir? Hayır! Etmemiştir. Fakat bu konuyu anlamak için savaşın sebebini araştırmamız lazım. Acaba Müslümanlar ile Sasani Farsların arasında bu savaşın ortaya çıkış nedeni nedir, ona bakmak lazım!
Müslüman coğrafya ile Sasaniler arasındaki hudutta “Ammar b. Yaser” vali idi. Bu vali, Medine’ye bir mektup yazıp gönderdi. O dönem, ikinci halifenin hilafet dönemiydi. Ona şöyle yazmıştı: “Farslar/Acemler bir ordu hazırlığı içerisindeler. Yakın bir zamanda sınır bölgesine (Irak topraklarına) saldırıp oraları ele geçirmek istiyorlar. Buna karşı görevim nedir ve nasıl bir tedbir alabilirsiniz? Çünkü bir vali olarak, onların o güçlü ordularına karşı koyacak güçte değilimdir!”
Ammar b. Yaser’den böyle bir mektup halife Ömer b. Hattab’a gelince, Ömer korkmaya başladı. Hatta kimi rivayetlerde halk onun korkudan dişlerinin birbirine değip çıkardığı gıcırdama seslerini duydu!
Mektubu okuduktan sonra halife halktan görüş istedi. Sahabeden biri ayağa kalkıp şöyle dedi: “Ordu hazırla, bizim hepimiz iştirak edelim ve farslarla savaşa gidelim. Medine, Mekke, Tayf insanları tümüyle iştirak etsin ve gidilip Farslarla savaşılsın!”
İşte tam burada İmam Ali (as) müdahale etmeğe mecbur kaldı ve Ömer’e şunları söyledi:
-“Sizin bir tek düşmanınız yoktur. Farslar doğudaki düşmanınızdır. Sen bir halife olarak o günkü dinin başkenti olan hicaz bölgesini terk edip doğuya doğru hareket eder ve farsların üzerine yürür isen, senin ikinci düşmanın olan ve Medine’ye yakın sayılan kuzeydeki Rum düşmanın sana saldıracaktır. Bu da Rumlar için Medine’yi tahakküm altına alıp İslam dinini de yok etmek için gerçekten ele geçmez bir fırsattır! Sen burada yerinde kal, orduyu gönder, Rumlar ve Farslar desin ki, Müslümanların halifesi gelmemişken bu kadar güçlü bir ordu gönderdi, acaba gerideki ordusu ne kadar güçlüdür ki onu sona saklamıştır! Bu şekilde hem Fars orduları çekinsin hem de Rumlar Hicaza saldırma cesaretini yitirmiş olsunlar!”
İşte Emirü’l- Müminin İmam Ali b. Ebû Talip (as) burada, Medine’yi bu musibetten kurtarmak ve işkal altına girmesini engellemek için, konuya müdahale etmek mecburiyetinde kaldı. Ve yine sınır bölgesindeki Müslüman bölgelerin işkal edilmesini de önlemek görevini icra etti. Dolayısıyla bu savaş, gerçekte bir “savunma savaşı” oldu. Bundan dolayı İmam Ali (as) birtakım kurallar koyma ve kaideler ifade etmeyle, kendini o savaşa yardımda bulunma mecburiyetinde hissetti. İkinci Halife de İmam Ali (as)’ın bu eşsiz teklifini duyunca ona şöyle dedi: “Allah beni, bir sorunla karşılaştığımda Ebu’l Hasan olmadan bir gün dahi yaşatmasın!” Dolayısıyla diyebiliriz ki gerçekte Fars bölgesini fetheden ve oranın fatihi olan, Ömer b. Hattab değil de Ali B. Ebu Taliptir. Yani İran’ın fethi Ömer b. Hattab’a nisbet veriliyor ama, bunu gerçekleştiren İmam Ali (as) oldu. Bu hususla ilgili İbn Ebil Hadid’in Şerh-i Nehcü’l- Belağa isimli eserinde bir rivayet de vardır. O hutbesinde İmam Ali (as), “insanların o fetihteki kendisinin sunduğu katkıyı unuttuğunu ve o zaferi başkalarına nispet ettiği hususunda şikayetçi olduğunu vurgulamıştır. O hutbesi çok ilginçtir. O hutbeye göre Fars bölgesinin gerçek fatihi İmam Ali (as)’dır. Dolayısıyla Fars bölgesinin gerçek fatihi İmam Ali (as)’dır. O taktirde, önceden bildiklerimizin tam tersine, fethin İslam’da meşruiyetine dair delilimiz yoktur. Yani bu hususta hiçbir İslami ve meşru delilimiz kesinlikle mevcut değildir. Bundan dolayı kesin bir dille diyoruz ki, fetih ile ilgili savaşlar gayri şer’i savaşlardır. Buradan hareketle de diyoruz ki bu savaşlar, her ne kadar “İslamî” olarak isimlendirilmiş olsalar da fakat gerçekte İslamî değillerdir.
-
Peskov: Dünyayı küresel savaştan sadece nükleer silah koruyabilir
-
IAEA Başkanı: İran’ın nükleer tesislerine denetimler kaçınılmaz
-
Alman Dışişleri’nden vize açıklaması: Türkiye de sorumlu
-
Türkiye’deki NATO zirvesi öncesi Berlin’de kritik toplantı
-
Rusya’dan Batı’ya net uyarı: ‘Rusya ile çatışmaya girenleri felaket bekliyor’
-
Küba’dan ABD’nin yeni yaptırımlarına sert tepki: ‘Bu bir suç’
