Ölümden Sonraki Hayat! (Konu: 1)
Hasan Kanaatlı
h.kanaatli@hotmail.com
Biz burada “Ölümden sonraki hayat” konusunu hem “din felsefesi” hem “kelam” ve hem de “marifet” açısından ele alıp incelemeye çalışacağız!
İlk önce konuyu “din felsefesi” açısından ele alacağız.
“Din felsefesinde” bu konu hususunda bir takım farklı görüşler beyan edilmiştir! Fakat asıl mesele şu ki, “öldükten sonraki hayat” düşüncesinin kaynağı nedir ve bu konunun asıl temeli neye dayanmaktadır? Çünkü bütün insanların temel sorusu ve sorunlarından birisi de bu konudur ve her kes “öldükten sonra” neler olacaktır hususunda ister istemez bazı düşüncelere sahip bulunmaktadır!
Genelde insanoğlu bu alemde kalıcı olduğunu düşündüğü için, hep içinde “acaba öldükten sonra” da hayat devam edecek midir? Sorusunu taşımaktadır! Filozoflar ve dinler de “öldükten sonra hayatın devam edeceğini söyler!” Nitekim dinler, Allah’ın varlığı hususundan daha ziyade, kulun bakiliği konusu üzerinde durur! Çünkü Kuran, müşriklerin Allah’ın varlığını itiraf ettiklerini, fakat mead (kıyamet sonrası hayat) ve nübüvvet sorununu halledemediklerini bildirir!
“Öldükten sonraki hayat” ile ilgili 3 konu vardır! Şayet bu 3 konu vuzuha kavuşturulur ise meselelerden büyük bir kısmı çözülmüş olacaktır!
Birincisi şudur: İnsan denilen bu varlık acaba “beden ve ruh”tan mı ibarettir? Yani insanın yapısında “düalizm” mi vardır? Yoksa asıl olan “ruh” mudur? ya da materyalist felsefenin dediği gibi; insanın aslını oluşturan şey yalnızca beden midir ve “ruh” diye bir şey yok mudur? Şayet böyle olur ise (yani şayet materyalist felsefe haklı ise ve ruh diye bir şey yok ise), o taktirde mead (ölüm sonrası hayat), kıyamet sonrası cennet, cehennem vs. gibi şeyler tümüyle çözülmüş olur! Çünkü bu (materyalist) felsefeye göre asıl olan bedendir ve beden de ölünce, toprak olup gidiyor ve ortadan kalkıyor! Hatta insanda ruh değil de “nefis” in bulunduğunu kabul etsek dahi, nefis de bu bedene tabi olduğu için, o da beden ile ortadan kalkmış oluyor! Ve bu görüşe göre iç güdüler dahi beden kaynaklıdır! Yani materyalistler de nefisin varlığını inkâr etmiyorlar! Bunların başı olan Froid bile nefisin varlığını kabul ediyor, fakat onun varlığının bedene tabi olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyor! Yani ünlü psikolog Froid de bedenin asıl olduğunu öne sürüyor! Dolayısıyla ilk halledilmesi gereken şey, “beden” ve “ruh” konusudur, ya da her ikisidir!
İkinci halledilmesi gereken konu “şahsi kimliktir!” Yani acaba insanın şahsi kimliği var mıdır? Onun ölümünden sonra onun nefsi bu “şahsi kimliği” mi oluyor? Yoksa böyle bir şey yok mudur? Yani şayet insan ölümünden sonra baki kalacak ise, hangi kimliği ile baki kalacaktır!
Üçüncü halledilmesi gereken konu; “kelam” konusudur! Yani insanın Allah ile irtibatı hususunun incelenmesi meselesidir! Acaba insanın yaratılışında bir hedef var mıdır yok mudur? Şayet insan bir hedef için yaratılmış ise, ölümünden sonra elbette ki onun bir hayatı olmalıdır! Çünkü bu fani dünyada Allah’ın hedefinin gerçekleşmesi olur gibi değildir!
Fakat gerçek şu ki, şuraya kadar söylediğimiz bu 3 konunun her birinin birtakım sorunları vardır!
Birinci konudaki (yani insanın aslının ne olduğu hususundaki) sorunlar şunlardır:
Bizler; insanın aslının ister “bedeni” olduğunu kabul edelim (ki materyalist bilginler de öyle kabul ederler), ister de “ruh”un asıl olduğuna ve bedenin ruha tabi olduğuna inanalım (ki, İslamcılar ve diğer dinler de öyle söylerler), bu görüşlerin her ikisinde de bir takım sorunlarla karşılaşmış olmaktayız ve ölümden sonraki hayatın varlığını kabul etmek için, mutlaka bu sorunların halledilmesi gerekir!
Şayet bedenin asıl olduğunu kabul eder isek, o taktirde önümüze “bedenin hiç durmadan değişim göstermesi konusu” çıkar! Böyle bir durumda da elimizde bir dayanağımız kalmıyor ve “öldükten sonraki hayat konusu” çürümüş oluyor! Ve yine böyle bir durumda “gayri maddi hayat” konusunu çözüme kavuşturmamız gerekir! Çünkü şayet insanın beden ve maddi şeylerden müteşekkil olduğunu söyler isek bu, insanda var olan 1gayri maddi” şeyleri de çözmemiz gerekecektir! Örneğin hüzünlenmek ve ferahlanmak gibi nefsi durumlar maddi midirler?
Dekart’ın dediği gibi, maddi şeylerin de farklı boyutları vardır! Çünkü Dekart’a göre insanda hem beden hem de nefis vardır! Bu “düalizm” in izahı hem Eflatun’dan nakledilir hem de Dekart’tan!
Eflatun ve Dekart “düalizmi” şöyle açıklar: “İnsan, beden ve nefis ikilisinden müteşekkildir!” Delilleri de şudur:
-“Nefis; maddi olmayan bir takım durumlara sahiptir ve nefiste “imtidat” yoktur! (Yani nefiste uzunluk, genişlik ve derinlik gibi maddede olan bir güç alanı mevcut değildir!)
Nefisteki “hüzün” ve “ferahlık” gibi şeyler, maddi şeyler değillerdir! Bunların imtidadı söz konusu değildir. Buna ilaveten varlık felsefecileri insan için “özgürlük ”ten de bahsederler. Yani derler ki, insanın tabiat alemine ait olan bedeni, illet-malul (sebep-sonuç) ve Cebir’e tabidir! Diğer bir ifadeyle, burada iki alemin varlığından söz ederler! Biri zaruret, diğeri ise tabiat alemidir derler. Bunların dışında bir de insana has “özgürlük” aleminin varlığından söz ederler. İşte insan, sahip olduğu bu alem ile diğerlerinden ayrılmaktadır!
Ahlak alimleri de şöyle derler: “İnsanları hayvanlar aleminden ve diğer alemlerden ayıran şey, “onun ahlaki sorumluluğudur!” Yani insanın “hayır” ve “şer” arasındaki özgürlüğü, diğer hayvanlarda mevcut değildir!
Aslında hayvanlar için hayır ve şerrin bir anlamı da yoktur! İnsandaki bu ayrıcalıkların varlığı, bedeninin maddi şeylerinden ötürü değildir! “Beden”, bu türden faraziyelere kabil değildir! Beden de aynen hayvan gibidir! Onda da nefis ve iç güdüler vardır! Aynen hayvanlarda olduğu gibi. Fakat hiç kimse hayvanda ahlaki sorumlulukların bulunduğunu söylemez ve hayvanda da özgürlüğün mevcut olduğunu iddia etmez!
İşte ileride de işaret edeceğimiz gibi, acaba nefis mücerret (soyut) mudur değil midir, bunun çözülmesi gerekir! Bu konu çözülmeden sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün gözükmüyor! Yani filozoflar insanın aslının beden mi ruh mu olduğu hususunda tam da ikna edici bir izahatta bulunmamaktadır! Yalnızca karmaşık iç güdüler, zihin tasavvurları, kimyasal faraziyeler gibi şeylerden bahsederler o kadar!
İnsanın aslı “beden” olsa dahi, o beden, özgür duruma ulaşacak şekle bürünmesi için kemale eriyor! Yani insanın o bedeni, “beden” derecesinin üzerine çıkıyor ve o aşamaya ulaşınca da bedene hakimiyet kuruyor! İşte bu konuyu filozoflar, hala dahi vuzuha kavuşturmuş değillerdir!
Şayet insan aslının “ruh” olduğunu kabul eder isek, burada da birtakım sorunlar ile karşılaşmış oluyoruz! Bu taktirde, beden ile ruhun arasındaki ilişkiyi nasıl izah edebileceğiz!
Yani “ruh” mücerret (soyut)tur, Beden ise maddi (somut) tur! Bunlar arasındaki etki ve tepkinin de ne olduğunu bilemiyoruz! Diğer bir deyimle; bizler ruhun bedene nasıl etki ettiğini ve bedenin de ruha nasıl etki ettiğini bilemiyoruz! Şayet her ikisi (beden ve ruh) da madde olsa, bunların etkileşimi anlaşılır türden olur! Yani illet ile malulün (sebep-sonuç ilişkisinin) arasındaki tecanüs (bağdaşıklaşma/benzeşme) şarttır! Şayet beden nefis için illet olursa ve nefis de madde olursa, bu doğru kabul edilir! Ve şayet her ikisi de mücerret (soyut) olursa, bu da kabul edilebilir bir türdür! Örneğin Allah ile melekler birbirinden etkileşebilirler! Fakat mücerret bir şeyin madde üzerinde etki bırakması, makule benzemiyor! Çünkü illet ile malulün arasındaki esas şart, “tecanüstür!”
Bundan dolayı olsa gerek filozoflar, ruh ile bedenin arasındaki ilişki hususunda ikna edici bir izahat yapabilmiş değillerdir! Eflatun ve Dekart, “düalizm” den bahsediyorlar! Fakat bunu izah edemiyorlar! İslam alimleri de öyle! Onlar da bunu tefsir edemiyorlar! İşte en önde gelen sorun bu sorundur!
İkinci önemli sorun (Ölüm sonrası hayat ile ilgili), “Şahsi kimlik” tir!
“Şahsi kimliğin” marifet sorunlarından biri olduğunu söylemiştik! Yani dünün “X”inin bu günkü “X” olduğunu nasıl tanıyabiliriz! Örneğin birinden 1 tane 100 lira kâğıt para alıyoruz! Kâğıt paralar da aynı cinsten olduğunda hep birbirlerine benzerler! Birinden 100 lira aldığınızda, acaba bu 100 lira bir gün önceki 100 lira mıdır yoksa ona benzeyen bir 100 lira mıdır? Bunu nasıl bilebiliriz? Ya da şu anda insanlar arasında gezip dolaşan Ahmet isimli şahıs, bundan 20 yıl önceden küçücük bir çocuktu. Aradan 20 yıl geçmesine rağmen, bu Ahmet’in bundan 20 yıl önceki o çocuk Ahmet olduğunu nasıl tanıyabiliriz? Çünkü biz biliyoruz ki, beden sürekli değişiyor! Şayet beden değişir ise ve nefis de değişimde ise, bu bize Ahmet’in de değiştiğini gösteriyor! İşte bu da “ölümden sonraki hayat” ile ilgili sorunlardan biridir!
Peki beden ve ruh değiştiğine göre, ölümden sonra biz bu öleni nasıl diriltebileceğiz? Yani bunun özünü mü yoksa onun bir benzerini ve başka bir şahsı mı dirilteceğizdir?
“Ölümden sonraki hayat” hususunda iki eğilim ve yönelim söz konusudur! Bunlardan biri, ölümden sonraki hayatın “mecazi” olduğu eğilimidir (ki materyalistler de bunu söyler ve derler ki; insanlar arasında sanat, şiir ve türlü türlü mesleki işler mevcuttur, insanlar bu özelliklerinin sayesinde öldükten sonra hatırlanmayı sever! İşte bu; mecazi hayattır!) Fakat bizim bu türden düşünceler ile işimiz olmaz! Çünkü böyle bir duygunun insan için hiçbir faydası söz konusu değildir! Yani “falan şahıs bundan 20 veya 50 yıl önce şu şu özellikleriyle yaşıyordu” gibi sözleri, kendisinin ölümünden sonra dedirtmenin, o insana hiçbir yararı dokunmaz!
İnsan, ölümünden sonra ebedi kalmayı dilemekte, yani şahsiyetinin sonsuzlaşması anlamında böyle bir arzu içerisinde olmaktadır! Yani “ben” öldükten sonra da kalmak istiyorum, yalnızca “ismimin” halk içerisinde kalmasını değil!
Hiç kimse gerçekte “mecazi” bir hayata talip olmaz! Evet, bunu arzu edenler olabilirler! Fakat bizim ölümden sonraki hayattan kastımız, bu değildir! Yani bizim mevzubahis ettiğimiz şey, hakiki hayatı yaşamaktır! Acaba ölümden sonra bizim hakiki şahsiyetimiz kalacak mıdır kalmayacak mıdır? Biz buna bakmalıyız!
“Mecazi hayatın” varlığını iddia edenler, örneğin evladın da insanın “mecazi hayata” sahip olduğunun sebebi bulunduğunu söylemekte ve şunu demekteler: “İnsanın evlat sahibi olmasını istemesi, onun ruhunun ölümden sonra da insanlar arasında kalma beklentisinin bir işareti olduğuna bir işarettir!” Yani insanoğlu, evladının var olduğu müddetçe, kendinin de var olacağını tasavvur etmektedir! Hatta insanın bedeni ölse, fakat evlatları hayatta kalsa, kendinin ölüp yok olacağını tasavvur etmemektedir!
Üçüncü önemli sorun (ölümden sonraki hayat için), “mecazi hayat” sorunudur! Arifler bu (mecazi) yaşama, “fena fillah yaşamı” derler! İster “fena fillah” yaşamı olsun ister başka bir şeyde fena olsun, bu türden yaşamlar, yok olmaktır ve böyle bir yaşam da bizim kabullendiğimiz yaşam değildir! Yani bizim bu konudan kastettiğimiz yaşam, böyle bir yaşam değildir! Bizim bu yaşamdan kastımız, ölümden sonraki hayata ve şahsi kimliğe sahip olarak yaşayıp yaşamamaktır! Acaba ölümden sonra böyle bir hayat söz konusu olacak mıdır? Biz buna bakıyoruz!
Kısacası; bizim konumuz; ölümden sonra “mecazi yaşam” veya “hatırlanmak” ya da “evlat” vs. değildir! Bizim bunlarla işimiz yoktur!
Üçüncü ele alıp inceleyeceğimiz husus, “kelam” konusudur! Yani acaba insanı var etmede Allah’ın bir hedefi var mıdır?
Kelam alimleri sürekli şunu derler:
-“Şayet ölümden sonra bir hayat yoksa, Allah’ın hedefi de son bulur, varlık da abes olur! Oysaki Kuran, şöyle bir hedeften söz eder:
-“Yoksa sizi boşuna yarattığımızı mı ve sizin, huzurumuza getirilip hesaba çekilmeyeceğinizi mi sandınız!” (Müminun:115)
Yani ölümden sonra Allah’a rücu etmek, ilahi hedefi de ortaya koymaktadır! Ve yine hayatımızın boşuna var edilmediğini de kanıtlamaktadır!
Kelam alimleri sürekli bu üçüncü konuyu (yaratılıştaki hedef konusunu) gündem ederler! Benim ileride sizinle paylaşacağım asıl konu ise, bu üç konudan ibarettir!
Bu son konu (Allah’ın insanı var etmedeki hedefi konusu) hususunda dört tür görüş vardır. Diğer bir ifadeyle; ölümden sonraki şahsi hayat hususunda dört farklı yorum söz konusudur!
Birincisi şudur: İslam alimlerine göre beden ve ruh ikisi de birlikte ahiret hayatını yaşayacaklardır. Hatta defnedildikten sonra beden toprak olsa dahi, Allah Teala sonradan ruhu, kendi bedenine iade edecek ve insan o şekilde bedeni ve ruhu ile sonsuz hayatını ya cennette ya da cehennemde yaşayacaktır! Kıyametin kopuşundan sonra ruh bedene iade edilecek ve hesap, kitap, nizam, terazi, vs. den sonra sonsuz hayatına devam edecektir! Demek ki bedenin varlığı, insanın bekası için zaruri ve şarttır! Tüm dinlere göre mead cismani olacak ve berzah alemi gibi çok kısa bir dönem ruh bedenden ayrı kalsa dahi, yine kıyametten sonra o bedenine iade edilecektir. Bu husus, Kuran’ın sarih ayetlerinde yer alan konulardan biridir!
İkinci görüş: Yalnızca ruh ile hayatın devam edeceğidir! Bu da filozofların görüşüdür! Bunlara göre beden ortadan kalkıyor ve yalnızca ruh kalıyor!
Eflatun da öyle der! Eflatun’a göre ruh, yukarı (ülya ) aleminden gelmiş ve bu süfla (aşağı) alemde beden kafesine dahil olmuştur ve bu kafeste hapsolmuştur! İnsanın ölümü ile de bedenden özgürleşmiş ve sonrasında da geldiği yere dönmüş olacak, bedeni ise yok olup gidecektir!
Üçüncü görüş: “Tenasüh görüşüdür!” Bu, Budist ve Hinduların görüşüdür! Onlar der ki, beden zayi olur, ruh baki kalır! Ölümden sonra ruh, başka bir bedene hulul eder. Allah’a ve asıl geldiği yer olan “ruhlar alemine” dönüş yapmaz! Başka bir bedene hulul eder! (Reenkarnasyon!)
Ruhun hulul edeceği bu beden, başka bir insanın da hayvanın da bedeni olabilir! Bu şekilde yaşamını sürdürür ve bu durumu sürekli olarak bu şekilde devam eder. Yani onlarca kez ölür ve sonra da başka bir bedene geçiş yapar! Böylece o ruh, şehvetlerden ve nefsani arzulardan tasfiye olmuş olur. Buda’ya göre, sonunda o beden “Nirvana/Evrensel Tanrı” derecesine ulaşır! İşte buna “tenasüh/reenkarnasyon” denir!
Dördüncü görüş: “Vicdan ekolünün görüşüdür!” Bu görüşe göre, yalnızca salih kullar ebedi hayatı yaşayacaklardır! Yani nefis değil “ruh” yaşayacaktır!
Bu görüş şöyle der: “İnsan “beden ve “nefis” gibi iki şeyden müteşekkil değildir! Üç şeyden müteşekkildir! Bunlar “beden”, “nefis” ve “ruh”tur! Fakat bir tek baki kalacak olan ruhtur!
İnsanlardan çok azında “ilahi ruh” vardır! Yani salih ameller vardır! Birçoğunda ise, “beden” ve “nefis” vardır. Beden de nefis de maddedirler! Yani aynen hayvanlar gibi yok olup gideceklerdir. Hayvanlar da aynen beden ve nefisten ibarettirler. Bedenin ölmesiyle birlikte nefis de ölmektedir! Fakat insanların salih olanları, çok azınlıkta olmalarına rağmen, bunlardaki bu salih ameller “ilahi nurlardırlar!” ve kalıcı olan da budur! Bu nur, ilahidir!
Kuran’ın söylediği “Ruhumdan ona üfürdüğüm zaman” (Hicr: 29) bu ayetteki ruh, bu nurdur! Bu ilahi ruh, salih insanda baki kalacaktır! Yok olmayacak ve insanın şahsiyetiyle yaşayacaktır!
Kimi ariflerin dedikleri gibi, bu salih insanlar, “fena fillah” olmayacaklardır! Bu konuyu daha sonra inşallah delilleriyle birlikte izah edeceğizdir!
-
Peskov: Dünyayı küresel savaştan sadece nükleer silah koruyabilir
-
IAEA Başkanı: İran’ın nükleer tesislerine denetimler kaçınılmaz
-
Alman Dışişleri’nden vize açıklaması: Türkiye de sorumlu
-
Türkiye’deki NATO zirvesi öncesi Berlin’de kritik toplantı
-
Rusya’dan Batı’ya net uyarı: ‘Rusya ile çatışmaya girenleri felaket bekliyor’
-
Küba’dan ABD’nin yeni yaptırımlarına sert tepki: ‘Bu bir suç’
