Cahit Kılıç: Hukukun Araçsallaştırılması ve Otoriterleşme Sürecinde Devlet Erklerinin Dönüşümü!
Cahit Kılıç
Cahitkilic54@gmail.com
Demokrasilerin en temel özelliği, siyasal iktidarın hukukun sınırları içerisinde kalmasını sağlayan kurumsal mekanizmaların varlığıdır. Yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki denge, devlet gücünün keyfî kullanımını önlemek amacıyla geliştirilmiş tarihsel bir kazanımdır. Ancak modern çağda bazı siyasal rejimler, demokratik kurumları tamamen ortadan kaldırmadan onları içeriden dönüştürerek otoriter yapılara evrilebilmektedir.
Bu süreçte en dikkat çekici olgulardan biri, yargının bağımsız bir denetim organı olmaktan çıkarılarak siyasal iktidarın en etkili araçlarından biri hâline getirilmesidir. Tarihsel deneyimler göstermektedir ki otoriter liderler yalnızca zor kullanarak değil, hukuku ve yargıyı kendi amaçlarına uygun biçimde yeniden şekillendirerek de iktidarlarını sürdürmeye çalışırlar.
Otoriter İktidarlar Neden Yargıyı Ele Geçirmek İster?
Bir siyasal iktidarın yargıyı kontrol altına alma isteği, yalnızca hukukî süreçleri etkileme arzusundan kaynaklanmaz. Asıl amaç, iktidarın yaptığı uygulamaları “hukukî” göstererek meşruiyet üretmektir.
Açık baskı ve çıplak zor, toplumsal tepkileri artırabilir. Buna karşılık mahkeme kararlarıyla gerçekleştirilen baskılar, toplumun bir bölümünde “devlet gereğini yapıyor” algısı oluşturabilir. Böylece hukukun üstünlüğü değil, hukukun araçsallaştırılması ortaya çıkar.
Alman hukukçu Ernst Fraenkel’in Nazi Almanyası üzerine yaptığı analizlerde ortaya koyduğu gibi, otoriter rejimler hukuku tamamen ortadan kaldırmaz; aksine onu kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde dönüştürürler. Çünkü hukuk görüntüsü, çıplak gücün sahip olmadığı bir meşruiyet avantajı sağlar.
Yargı Eliyle Kolluk Güçlerinin Kullanılması ve Meşruiyet Arayışı
Otoriter liderlerin kolluk kuvvetlerini yargı kararları aracılığıyla kullanmayı tercih etmeleri tesadüf değildir. Polis veya güvenlik bürokrasisi doğrudan siyasal emirlerle hareket ettiğinde ortaya çıkan baskı görüntüsü, yargı kararları aracılığıyla yürütüldüğünde hukukî bir kılıfa bürünür.
Muhaliflerin gözaltına alınması, tutuklanması veya siyaset dışına itilmesi, bağımsız bir yargının kararıymış gibi sunulabilir. Böylece siyasal mücadele alanı daraltılırken ulusal ve uluslararası kamuoyuna karşı görünürde bir hukukî gerekçe üretilebilir.
Bu nedenle otoriterleşme süreçlerinde yargı, yalnızca adalet dağıtan bir kurum olmaktan çıkar ve siyasetin yürütüldüğü bir alan hâline gelir.
Yasamanın Etkisizleştirilmesi ve Kuvvetler Ayrılığının Çöküşü
Montesquieu‘den itibaren demokratik düşüncenin temel ilkelerinden biri, erklerin birbirlerini denetleyebilmesidir. Ancak otoriter sistemlerde yasama organı zamanla denetleyici niteliğini kaybetmeye başlar.
Parlamentonun yalnızca yürütmenin kararlarını onaylayan bir yapıya dönüşmesi, kuvvetler ayrılığının fiilen sona erdiğini gösterir. Yasama işlevsizleştiğinde toplumun farklı kesimlerinin siyasal temsil kanalları da zayıflar.
Böyle bir sistemde seçimlerin yapılması tek başına demokrasi için yeterli değildir. Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir; özgür medya, bağımsız yargı, çoğulculuk ve denetim mekanizmalarıyla birlikte anlam kazanır.
Başkanlık Sistemi ve Güç Yoğunlaşması
Dünyada başkanlık sistemi uygulayan birçok ülke bulunmaktadır. Ancak başkanlık sistemi tek başına otoriterlik anlamına gelmez.
Amerika Birleşik Devletleri örneğinde başkan güçlüdür; fakat Kongre, eyaletler, yüksek mahkemeler ve bağımsız kurumlar tarafından sınırlandırılır. Buna karşılık bazı ülkelerde başkanlık sistemi adı altında yasama, yürütme ve yargının fiilen tek merkezde toplandığı görülmektedir.
Siyaset bilimi literatürü bu tür sistemleri çoğunlukla “rekabetçi otoriterlik”, “hibrit rejim” veya “kişiselleşmiş iktidar modeli” olarak tanımlamaktadır. Gücün tek elde toplanması arttıkça demokratik standartların gerilediği de gözlemlenmektedir.
Muhalefet ve Demokrasinin Yeniden İnşa İhtimali
Tarih, otoriter sistemlerin demokratik yollarla aşılabildiği örneklerle doludur.
İspanya’nın Franco sonrasında demokrasiye geçişi, Şili’nin Pinochet döneminden çıkışı, Güney Kore’nin askerî vesayetten kurtulması ve birçok Doğu Avrupa ülkesinin tek parti rejimlerinden çoğulcu sistemlere yönelmesi bunun örnekleridir.
Bu örneklerin ortak özelliği, toplumsal talep, sivil toplumun direnci, uluslararası baskılar ve demokratik muhalefetin ortak hareket edebilme kapasitesidir.
Bağımsız ve tarafsız yargının yeniden inşası, bu demokratik geçişlerin neredeyse tamamında ilk hedeflerden biri olmuştur.
Basının Susturulması ve Hakikatin Krizi
Demokratik sistemlerde basın çoğu zaman “dördüncü kuvvet” olarak tanımlanır. Bunun nedeni, siyasal iktidarı denetleyen toplumsal bir işlev üstlenmesidir.
Otoriter rejimler ise basını çoğunlukla bir denetim mekanizması olarak değil, bir propaganda aracına dönüştürmek isterler. Nazi Almanyası’ndan Sovyetler Birliği’ne, Latin Amerika diktatörlüklerinden günümüzün çeşitli otoriter rejimlerine kadar pek çok örnek bunu göstermektedir.
Özgür medyanın etkisizleştirilmesi, kısa vadede iktidara avantaj sağlasa da uzun vadede devletin kendi gerçekliğini kaybetmesine yol açar. Gerçekleri duymayan bir yönetim, hatalarını düzeltme imkânını da kaybeder.
Gazetecilerin Yargılanması ve Diktatörlüklerin Ömrü
Basın mensuplarının hukuk dışı gerekçelerle yargılanması veya hapsedilmesi, kısa vadede korku iklimi yaratabilir. Ancak tarihsel deneyimler bunun kalıcı bir çözüm olmadığını göstermektedir.
Çünkü bilgi akışı tamamen durdurulamaz. Teknolojik gelişmeler, alternatif iletişim kanalları ve toplumsal hafıza, baskı altında bile varlığını sürdürebilmektedir.
Bu nedenle baskı araçları çoğu zaman rejimlerin ömrünü uzatabilir; fakat yapısal sorunları çözemez.
Ekonomik Krizler ve Korku İmparatorluğu
Ekonomik başarısızlık yaşayan rejimlerin baskı araçlarına daha fazla başvurduğu tarihsel olarak sıkça gözlemlenmiştir.
Ancak korku, ekonomik refahın yerini dolduramaz. İşsizlik, yoksulluk, gelir adaletsizliği ve hayat pahalılığı gibi sorunlar derinleştikçe, toplumsal hoşnutsuzluk da büyür.
Kolluk kuvvetleriyle bastırılan kitlesel hareketler geçici bir durgunluk sağlayabilir. Fakat hiçbir güvenlik aygıtı tek başına ekonomik gerçekleri değiştiremez.
Despotlar Neden Tarihten Ders Almaz?
Bu sorunun cevabı büyük ölçüde siyasal psikoloji alanında aranmalıdır.
Uzun süre iktidarda kalan liderler giderek kendilerini eleştirebilecek kadrolardan uzaklaşabilirler. Çevrelerini oluşturan çıkar grupları ve sadakat ağları, gerçek bilgilerin lidere ulaşmasını engelleyebilir.
Sonuç olarak lider, toplumun gerçek sorunları yerine kendisine sunulan yapay başarı hikâyelerine inanmaya başlayabilir.
Tarih boyunca birçok despotun aynı hataları tekrar etmiş olması, bu nedenle şaşırtıcı değildir. Gücün denetlenmediği yerde özeleştiri de zayıflar.
***
Demokratik hukuk devletinin temel dayanağı, devlet gücünün hukukla sınırlandırılmasıdır. Yargının bağımsızlığını kaybettiği, yasamanın etkisizleştiği, medyanın propaganda aracına dönüştüğü ve muhalefetin hukuk yoluyla tasfiye edilmeye çalışıldığı sistemler, şeklen demokratik görünseler bile öz itibarıyla demokratik değildir.
Tarih göstermektedir ki baskı rejimleri kısa vadede güçlü görünebilir. Ancak hukuk, özgürlük ve adalet taleplerini sonsuza kadar bastırabilen bir siyasal sistem henüz ortaya çıkmamıştır. Zira devletlerin asıl gücü korkudan değil, meşruiyetten; meşruiyet ise zorbalıktan değil, adaletten doğar.
Bu çerçevede, yakın dönemin en önemli hukuk ve etik düşünürlerinden İoanna Kuçuradi’nin şu tespiti, demokratik toplumların geleceği açısından yol gösterici bir ilke niteliğindedir:
“İnsan hakları, hukuk değil; ahlâktır. Ahlâkın olmadığı yerde hukuk da olmaz!”
Bu söz, hukukun yalnızca normlar bütünü olmadığını, insan onuruna dayanan ahlâkî bir zemine ihtiyaç duyduğunu hatırlatmaktadır. Çünkü sonunda ayakta kalanlar, hukuku kendi iktidarlarının aracı yapanlar değil; hukuku insan için var edenlerdir.
Özetle mesele şudur:
Hukuk, gücü mü koruyacak; insanı mı?
Tarih boyunca rejimleri birbirinden ayıran temel ölçüt de bu olmuştur. Gücü korumak için hukuku kullananlar geçici başarılar elde etmişlerdir; ancak insan onurunu korumak için hukuk üreten toplumlar kalıcı kurumlar inşa edebilmişlerdir.
-
Cahit Kılıç: Hukukun Araçsallaştırılması ve Otoriterleşme Sürecinde Devlet Erklerinin Dönüşümü!
-
Hasan Kanaatlı: İslâm’ın Müthiş Daveti: Düşünme/Tefekkür (2)
-
Anayasa Mahkemesi’nde yeni başkan seçimi süreci başladı
-
Rusya, Kiev’in tarihi merkezini misket başlıklı füzeyle vurdu
-
Merkez Bankası faizi %36’ya indirdi
-
Tutuklama, kayyum ve erişim engelleri: Gazeteciler sokağa çıkıyor
