Hakan Akpınar: İlk matbaamız “fetva” ile kuruldu
Hakan Akpınar
hakanakpinar227@gmail.com
Osmanlı-Türk basınının doğuşunu ve gelişimini anlattığımız yazı dizisine, tarihimize ışık tutan yeni bir sayfayla devam ediyoruz. Bu bölümde, ilk Türk matbaasının kuruluş hikâyesini anlatacağız.
Dünya’daki ilk hareketli ve modern matbaa, 1447 yılında Almanya’da johannes Gutenberg tarafından icat edilmiş; Türkçe baskı yapan Osmanlı-Türk matbaası ise imparatorluk topraklarında ancak 1727 yılında faaliyete geçebilmiştir.
Arada neredeyse üç asır var…
Matbaa ile asırlar boyu arasına mesafe koyan Osmanlı yönetiminin bu konudaki direnci, 18. Yüzyıl’ın başlarında ancak kırılabilmiş; nihayet, Osmanlı Türkçesi ile baskı yapan ilk yerli matbaamızın kuruluşuna izin çıkmıştı.
Peki, bu nasıl mümkün olmuştu? Ulema, din adamları ve Osmanlı’nın yönetici sınıfı, asırlar sonra yerli matbaanın kurulmasına niçin ve nasıl onay vermişti?
Bu soruların cevabı, Osmanlı tarihinin çalkantılı koşulları içinde saklıdır. Yerli matbaamızın kurulduğu 18. Yüzyıl’ın ilk çeyreğinden bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun “Altın Çağı” artık geride kalmış; bir zamanlar, üç kıtada hüküm süren Devlet-i Aliyye’nin “Fütühât Devri” (Fetihler Devri) sona ermişti. 1683’te II. Viyana Kuşatması başarısız olmuş; bu tarihî bozgunun ardından Osmanlı İmparatorluğu Avrupa devletleri karşısında gerilemeye, geniş topraklar kaybetmeye başlamıştı. 17. Yüzyıl’daki son başarılı iki fetih, sadece Girit ve Podalya’nın (Ukrayna’da küçük bir bölge) fetihlerinden ibaretti.
“Viyana Bozgunu”nun ardından 1684 yılında Papa XI. Innocentius’un liderliğinde, aralarında Avusturya, Lehistan, Venedik Cumhuriyeti ve sonradan Rusya’nın dâhil olduğu “Kutsal İttifak Devletleri”, Osmanlı’ya karşı savaş açmışlardı. Çeşitli muharebelerle zamana yayılan yayılan bu savaş, 1699’da Osmanlı’nın, Sırp bölgesindeki Karlofça kasabasında müzakere masasına oturmasıyla sonuçlanmıştı. Karlofça Antlaşması ile Osmanlı devleti Avrupa’da büyük topraklar kaybederek, “Gerileme Devri”ne girmişti. Bu süreçte imparatorluk, Avrupa üzerindeki askerî üstünlüğünü de yitirmiş oluyordu.
Şimdi tekrar gelelim 18. Yüzyıl’a, yani Türk matbacılığının faaliyete başladığı döneme… Toprak kayıpları ve savaşlarda art arda yaşanan mağlubiyetler, Osmanlı yönetici sınıfını diplomasiye yönelmeye mecbur bırakmıştı. Osmanlı, büyük bir imparatorluktu; fakat bununla birlikte bilimden, teknik gelişmelerden ve fikir hareketlerinden kopuk bir Orta Çağ devletiydi. Öyle ki, dünyadan olup-bitenlerden bîhaber, kapalı bir kutu gibiydi.
Yıl 1720… Tahtta, III. Ahmed oturuyordu. Sadrazam, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idi. Sadrazam Paşa, devrin şartlarını iyi değerlendirebilen zeki bir devlet adamıydı. Avrupa ile diplomatik ilişkiler kurulması gerektiğinin idrakindeydi. Padişahın da güvendiği bir yöneticiydi. Sultan III. Ahmed, sadrazamının talebi üzerine ilk kez yurt dışına elçi göndermeyi kabul etmişti. Böylece 28 Mehmed Çelebi, 1720 yılında elçi olarak kalabalık maiyetiyle beraber Paris’e gönderildi.
Burada, basın tarihimizi doğrudan ilgilendiren konu şudur; 28 Mehmed Çelebi’nin oğlu Mehmed Said Efendi, “Kethüda” olarak babasıyla birlikte Paris’e giden heyetin içindeydi. Mehmed Said Efendi, Paris’te kaldığı süre içinde oradaki matbaaları ziyaret ederek incelemiş ve İstanbul’a döndüğünde mutlaka bir Osmanlı matbaasının kurulması için elinden geleni yapacağını yakınlarına söylemişti.
Nitekim öyle olacaktı. İstanbul’a döndükten sonra devletteki vazifelerini sürdürürken, matbaa konusunu hiç unutmadı. Birkaç yıl sonra matbaa işleriyle uğraşan İbrahim Müteferrika ile tanışınca, fikirlerini onunla paylaştı. Mütefferika, matbaanın kurulması hususunda Mehmed Said Efendi ile hemfikirdi. Lakin, devlet buna izin verecek miydi? İbrahim Mütefferika’nın kafasındaki esas soru buydu.
Mehmed Said Efendi hem devlet görevlisi olmanın imkânlarını hem de babasının nüfuzunu kullanarak, matbaa kurulması hususunu Sadrazam’a arz etmenin bir yolunu buldu. Sadrazam Damat İbrahim Paşa, zaten bir Osmanlı matbaasının kurulmasının artık bir zaruret olduğunu düşünüyordu. Sultan III. Ahmed, sadrazamı ile aynı fikirdeydi. Yalnız, matbaanın kurulabilmesi için ulemanın, din adamlarının ikna edilmesi lazımdı. Bunun da hâl çaresi bulundu ve Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi’den fetva istendi. Şeyhülislam, din kitaplarının basılmaması kaydıyla böyle bir fetva vereceğini bildirince, ilk Osmanlı-Türk matbaasının kuruluşunun önü açılmış oldu.
Şeyhülislam Yenişehirli Abdullah Efendi’nin kaleme aldığı fetva, günümüz Türkçesiyle şöyledir:
“Kitap basma sanatını iyi bildiğini söyleyen bir kimse lügat, mantık, astronomi, fizik ve benzerlerini birer kalıba çıkarıp, burada kağıtların üzerine basarak, bu kitapların benzerlerini elde ederim derse, bu kimsenin böyle kitap basmasına şeriat izin verir mi?
El Cevap;
Kitap basma işini iyi bilen kimse, bir kitabın harflerini ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kağıtlara basmakla, bu kitaptan az zamanda kolayca çok sayıda elde ediyor. Böylece çok ucuz kitap yazılmasına sebep oluyor. Faydalı bir iş olduğundan, şeriat bu kişinin bu işi yapmasına izin verir. Kitapta yazılı ilmi bilen bir kaç kişi tarafından tasdik edilmelidir.Tasdik olduktan sonra basılırsa, güzel bir iş olur”.
Fetvanın verilmesi üzerine III. Ahmed, 5 Temmuz 1727’de bir ferman yayınlayarak, ilk yerli matbaanın kuruluşunu ilan etmiş oldu. Bu matbaada, Osmanlı Türkçesi ile basılan ilk kitap, Vankulu Mehmed Efendi’ye ait olan 2 ciltlik “Vankulu Lügatı” adlı eserdir.
Ne var ki, bu ferman, matbaada sadece kitap ve risale basılmasına cevaz veriyordu. Özel ve bağımsız Osmanlı-Türk basını ise tarih sahnesine çıkabilmek için bir asırdan fazla bekleyecekti.
-
Trump: İran’la savaş sona erdi
-
İsmail Bendiderya: Epstein’ın Şeytan Orduları Karşısında İran’ın Şanlı Duruşu…
-
1 Mayıs: Taksim’e yürümek isteyenlere polis müdahalesi, 575 kişi gözaltına alındı
-
İran medyası: İran son teklifini ABD’ye gönderdi
-
Dünya Kupası için seyahat talebi arttı, kazanç tüm ev sahibi kentlere eşit dağılmadı
-
İran savaşı gübre krizini tetikledi: Küresel gıda güvenliğine dair endişeler arttı
