İçtihat ve Taklit -2
Mehdi Aksu
mehdiaksu_110@hotmail.com
Gerçekte taklit başka bir insanın emrine uymak değildir. Aksine taklit uzman olmayanların konu hakkında uzmandan yararlanmalarıdır. Din hükümlerinde de taklit bu konunun dışında değildir. Yani taklit din hükümlerinde uzman olmayanların uzmandan (müçtehit) yararlanmalarıdır.
İslam düşüncesinde insanlar arasında yaygın bilinen taklitler (cahilin cahile, âlimin âlime, âlimin cahile, cahilin âlime) arasında sadece cahilin âlime taklit etmesi makul görülmüş ve emredilmiştir.
İçtihat ve taklit konusunda iki önemli unsur zikredilmiştir. Birincisi; taklit edenin taklit edilene (müçtehit) kâmil bir güveninin olması. İkincisi ise; taklidin, taklit edenin ihtiyaçlarını gidermesi ve onun kemaline vesile olmasıdır. Cahilin âlime taklit etmesinin dışında diğer taklitlerin hiç birisinde bu iki unsuru görmek mümkün değildir.
Elbette şu noktayı da vurgulamakta yarar vardır; İslam öğretileri ve emirleri “usul-u din ve füruu din” olarak iki dalda beyan edilmiştir. Usul-u dinde taklit söz konusu olmadığı gibi caiz de değildir.
Müslümanlar delilleri ile usul-u dini öğrenmeli ve bilmelidirler. Füruu dinin tamamında da taklit söz konusu değildir. Örneğin; “Bu mekân gaspı mıdır, gaspı değil midir, bu elbise temiz midir, necis midir, bu balık pullu mudur, pulsuz mudur, falanca adil midir, adil değil midir, hilâl görüldümü, görülmedimi (mevzu teşhisi kapsamında olan meseleler); bu tür meselelerde insanın kendisi araştırma yapmalıdır. Bu tür mevzular müçtehidin sorumluluk alanlarının dışındadır.
Ahkâm konularında ise “zaruri ve gayri zaruri” mevzuları söz konusudur. Zaruri hükümlerde, örneğin namazın, orucun, haccın farz olma konusunda taklit söz konusu değildir ve böyle bir ihtiyaçta yoktur.
Ama zaruri olmayan hükümlerde, örneğin namazın şüphelerinde insanın kendisi müçtehit değilse ve şer’i sorumluluklarında ihtiyata göre amel etme bilgisine de sahip değilse şartlara haiz olan müçtehide taklit etmelidir.
Müçtehitlerin içtihattan maksadı, içtihat kelimesi hakkında ehlisünnet âlimleri tarafından söylenen yanlış manalar ve bugün havzada ve Şia âlimleri arasında olmayıp geçmişte çok az olarak varlığını gösteren ahbarilerin değerlendirdikleri anlamlar değildir elbet. Aksine müçtehitler içtihadı şeriatın onayladığı, imzaladığı ve hüccet kabul ettiği kaynaklardan şer’i hükümlerin çıkarılması anlamında kabul etmişlerdir.
Müçtehit hüccet olan bu kaynaklara dayanarak halkın elde etmekte zorluk çektikleri, yeni ortaya atılan soruların, yeni çıkan konu ve meselelerin cevaplarını elde eder ve halkın hizmetine sunar ve böylelikle avamın işini kolaylaştırmış olur.
Bugün taklidi reddeden, düşman sevindirircesine müçtehitleri yeren, sirei ulema ve ukelayı bilmeyen, mantıktan dem vurup mantığın ne olduğunu bilmeyen mantıksız zihniyetin hezeyanları ile hareket edilecek olunursa müçtehitlerin yapmış oldukları bu zor işi her bir avamın kendisinin yapması gerekecektir ve avamın da bunu yapması hem aklen ve hem de konjonktürel olarak mümkün değildir.
Örneğin sadece namaz ibadetinin binlerce meselesi ve hükmü vardır. Tarlasında çalışan çiftçi, esnaf, işçi, öğrenci, sokaktaki insan kısacası halkın tamamı teker teker bu binlerce namaz meselesini kendisi nasıl öğrenebilir! Kaynaklara nasıl ulaşabilir! Bunlar avam için mümkün olmayan şeylerdir. İşte avam için mümkün olmayan şeyleri müçtehitler hayata dönüştürerek avamın hizmetine sunmuşlardır. Hem nakil ve hem de akıl bu olguyu böyle kabul eder. Bu olgunun aksini savunanlar ya cahildirler ya genele muhalefet et bir taraftarda sen topla nefsi duygularla hareket etmektedirler veya maksatlıdırlar.
İslam tarihinde içtihat ve taklit konusunu rivayetlerde açık bir şekilde görmek mümkündür. Hz. Resul-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) döneminden sonra halifeler safında olanlar dini sorularına cevap bulmak için içtihat yoluna başvurdular. Ancak Ehlibeyt safında olanlar için içtihat yoluna başvurmak bir o kadar gerekmiyordu. Zira Hz. Resul-i Ekrem’den (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) sonra onlar dini meselelerinin veya yeni karşılaşılan konuların çözümünde asla bir sıkıntıyla karşı karşıya kalmıyorlardı.
Çünkü Şia’nın inancına göre Ehlibeyt Hz. Peygamberin yolunun devam ettiricileri olup onlarında sünnetleri (kelam, fiil, takrir) Hz. Peygamberin sünneti gibi hüccettir.
Bu esasa göre Şialar karşılaştıkları dinî ve şer’i konuların çözümü için zamanın imamına başvurarak hükümlerini öğreniyorlardı. Bazı zamanlar Ehlibeyt imamları Şiaların şer’i meselelerini öğrenmeleri için onları Ebu Basir, Yunus b. Abdurrahman, Zekeriya b. Âdemi Kummi gibi ashaplarından bazılarına gönderiyorlardı ve Şialar onlara müracaat ederek şer’i meselelerini öğreniyorlardı.
Bu dönemde şer’i meseleleri öğrenmek için Şia pek fazla sıkıntı ile karşılaşmamıştır. Zira ya imamın mübarek ağzından veya imamın onayladıklarının vasıtası ile meselelerini öğreniyorlar ve öğrendiklerine Allah’ın hükmü unvanında amel ediyorlardı.
Selam ve dua ile…
Devam edecek…
-
Rus Dışişleri: NATO’nun nükleer hamlelerine karşı stratejik önlemler alıyoruz
-
ABD basını: İran’a göre önce Trump göz kırptı
-
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Ankara ziyaretinde neler konuşuldu?
-
Trump, ABD ve İran arasındaki ateşkesi müzakereler sonuçlanana kadar uzatacağını açıkladı
-
Sanatçı Ferdi Atuner hayatını kaybetti
-
Merkez Bankası nisan ayı faiz kararını açıkladı
