İslâm’da akıl mı önde gelir, iman mı?

21.06.2024 00:03

Kişi Okumuş

0 Yorum

İslâm’da akıl mı önde gelir, iman mı?

Hasan Kanaatlı

h.kanaatli@hotmail.com


YAZI ARŞİVİ


Müslümanlar içerisinde “akıl” denince iman ve “iman” denince de “akıl”, sanki birbirlerini dışlıyormuşlar gibi zannediliyor! Evet bu durum Hıristiyan gelenek için böyledir. Çünkü Hıristiyan geleneğindeki patristik (ilk Kilise babaları) döneminde “Tertüyanus” denen bir adam vardı ve Katolik geleneğin önemli bir ismiydi, şöyle derdi:

-“Felsefenin başkenti Atina ile Hıristiyanlığın başkenti Kudüs arasında ne kadar mesafe var ise, din ile akıl arasında da o kadar mesafe vardır! Bu ikisi hiçbir zaman bir araya gelmezler!”

Batının daha akıllı adamı ünlü Alman feylesof “Kant” da şöyle der:

-“Bir insan Laboratuvara girerken nasıl ki şapkasını ve paltosunu çıkarır ve vestiyere asar ise, Hıristiyanlığa girerken ben de aklımı çıkarır dışarıda bırakırım!”

Kur’an-ı Kerim bunun tam tersini söylüyor! “Aklınız yoksa, sorumluluğunuz yoktur” der. O zaman iman etmenin bilgiyi arkasından getirmesi, bizde yabancı değildir. Yani iman ile aklı İslam bağlamında değerlendirenler, İslam inancıyla Hıristiyanlık geleneğini karıştırmamalılar, böyle yaparlarsa hata ederler!

İman ile akıl ikilisi, uzun zamandan beridir kimi Müslümanlar tarafından sanki birbirlerine muhalif iki kavrammış gibi algılanmaktalar! Yani onlara göre uzlaşmaz iki kavram gibi bir görüntü sunuyorlar!

Zaten bizim dinler tarihi içerisinde de en uzun süredir tartışılan en baba konulardan birisi de budur. Çünkü bu kavramların (iman ve aklın) her ikisinin de fazlasıyla keskin taraftarları vardır! Bu konuyu, ilahiyatçılar da tartışıyor bilim adamları da! Çünkü bu iki kavram hal olarak her keste yer tutuyor! Yani bunlar her bir insanın ya zihninde ya kalbinde ya politik yaşamında ya da ticaretinde yer tutuyorlar! Hatta “din” dediğimiz olgu, bir şekilde ateistim diyen adamın yaşamında dahi negatif olarak da olsa yer tutuyordur! Dolayısıyla bir hal olarak her kes o havayı teneffüs ediyor! Fakat din her bir insanda farklı bir şekilde tezahür eder!

Örneğin dinin benim üzerimdeki tecellisi şu şekildedir:

-“Ben dini rasyonel, zihinsel ya da felsefedeki matematiksel kesinliğe dayanan, ispat edilebilir bir olgu olarak görüyorum ve bir Müslüman olarak da bunu böyle kabul ediyorum! Kısacası bu konuda ben bir realistim! Biz inandığımız için Allah vardır demeyiz, Allah’ın var olduğu için biz inanırız! Bizim zihnimizde öyle bir realizm vardır. Yani dışarıda bir gerçeklik vardır ve haliyle de sizi onu kabullenmeye zorluyor. Aynen bir ağacın fiziksel gerçekliğinin var olduğu gibi, Allah’ın varlığı da sizin zorunlu olarak onu gördüğünüzü açıklamaya sizi zorluyor! Ama bu, her keste bu şekilde tezahür etmiyor! Yani kimisi Allah/din ile duygusal kanallar vasıtasıyla ilişki kuruyor, kimileri de akıl ve zihinsel kanalla ilişki kuruyor. Bence bunların her ikisi de olmalıdır. İlla her kes için din rasyonel olacak değildir yani!

Her ne kadar Yüce Allah Muhammed suresi ayet 19’da insanların din/Allah ile ilişkisini ilim/akıl üzerinden kurmalarını söylemiş olsa da fakat her kes bunu böyle tatbik edemiyor! Kuran şöyle buyuruyor:

-“İşte gerçekten şunu bil ki, Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur!” (Muhammed:19)

Başka bir şekilde ayeti vurgulu olarak okursak şöyle dememiz azım: “Allah’ın varlığını ve birliğini bilgi zemini üzerinde inşa edip, öyle iman ediniz!” “Fa’lem”; yani bilgi!

Kısacası, Allah ile ilgili O’nun insanlarla olan ilişki ve iletişimi hususunda konuşacak olursak, Kur’an-ı Kerim, bunu salt bir duygu zemininde inşa etmemizi istemiyor! Yani din dediğimiz, saf bir duygusal ve psikolojik bir bağ ve olay değildir. Din; bilgi zemininde inşa edilir. Hakkında konuşula bilinir! Doğrulana bilinir ya da yalanlana bilinir! Argümante edilebilir! Öyle olunca din ve bilim, akıl ve vahiy gibi şeylerin karşıtlığı üzerine kurulan ve Yunan felsefesinden bize bir kötü miras olarak kalan bir düalite söz konusu olmaz! Kısacası düalite, Yunan felsefesinin İslam kültürüne müdahale ettiği çok kötü bir mirasıdır!

Şayet İslam’ı tanımlayan ve en temel kavram olan “Tevhit”ten bahsediyor isek, akıl ve vahiy, din ve bilim arasında ortak bir noktayı bulmak zorundayız. Yani Kur’an-ı Kerim düaliteyi, nasutilik ile lahutiliği, ay üstü ile ay altlığını hiçbir şekilde kabul etmiyor! Dini bir kompartmanda, bilimi de başka bir kompartmanda seyrettiremezsiniz! Yine öyle, dindarlar ile onun dışındakileri ve böyle bir bölünmeyi ben, Kuran’ın ruhuna aykırı buluyorum!

“Akide/inanç” bir bağlılıktır. “Evlilik akdi”, “ticaret akdi” vs. bunların hepsi de aynı kökten gelir. Nasıl ki o akitlerdeki yer alan maddeler teker teker sıralanır ve anlaşılabilir olmaları istenirse, akait’de de aynısı vardır!

Kuran; “Allah vardır” der ve peşince de “çünkü” der ve varlık gerekçelerinin tümünü sıralar! Yine “ahiret vardır” der ve peşince de “çünkü” der ve gerekçelerini sıralar! Yani Kuran gerekçesiz, hikmetsiz, illetsiz hiçbir açıklama yapmaz! Şayet böyle yapmasaydı, 600 sayfa değil de 10 sayfalık önümüzde duran bir “doktrin” kitabı olurdu. Fakat 600 sayfalık Kuran, tüm gerçekleri ortaya koyuyor, neden inanmamız gerektiğine dair gerekçeleri açıklıyor! Dolayısıyla Kuran’a baktığınızda, her şeyi açıklayan bir sistem ile karşı karşıya olduğunuzu görüyorsunuz!

Kuran, bir dogma ve bir kabul değildir! Örneğin bir yerde birtakım arkadaşlarınızla birlikte oturduğunuzu farz ediniz. Bulunduğunuz o yere birisi gelse ve ben Allah’ın elçisiyim, bana 5 dakikanızı ayırın size söyleyeceklerim vardır dese ve siz de buyurun söyleyin deseniz, o da size o 5 dakika içerisinde bazı hakikatleri anlatsa, siz de onu dinledikten sonra; “Vallahi, bu adamın söyledikleri bütünüyle doğrudur” deseniz, peki siz, neyi ve hangi yetinizi çalıştırarak onun doğru söylediğini tastık etmiş oluyorsunuz? Ve o da sizin hangi yetinize hitap etmiş bulunmuş oldu? Elbette ki akla! Başka bir değişle; acaba sizde hazır bulunmuşluk nedir? Tabi ki “akıldır!”

İslam alimlerinin ortak görüşü ile “akıl”, Allah’ın yer yüzündeki terazisidir! Yani bizler yer yüzündeki her şeyi akıl terazisine koyup tartacağız. Şayet her şeyi akıl terazisiyle tartar isek, “vahiy ile akıl, ortak bir zeminde buluşmuş olur! Dolayısıyla akıl ile vahyi birbirinden ayrıştırmak, Hıristiyanlıktan bize geçen çok kötü bir mirastır. Bundan dolayı ünlü Alman feylesofu Kant’a bizim çok büyük borcumuz vardır! Kant şöyle der:

-“Laboratuvara girdiğimizde şapka ve paltomuzu çıkarıp Vestiyere astığımız gibi, Hıristiyanlığa girende de aklımızı çıkarıp dışarıda bırakıyoruz!”

Biz Müslümanlar; “inanıyorum, çünkü makuldür” derken, Hıristiyanlar/Kant; “inanıyorum, çünkü absürttür/saçmadır, şayet Hıristiyanlık/din aklın içinde olsaydı, ben ona bilim derdim, aklın dışında olduğu için ben ona “din/inanç” diyorum! Çünkü bu (Hıristiyanlık/din) inanılacak bir şeydir, bilinecek bir şey değildir” diyor!

Hıristiyanlara göre inanç bir sıçramadır! Oysaki Müslümanlara göre bir “kaymaktır”! Aklın, duyguların, bütün insani yetilerin bir yere kadar çalıştırılıp aynan bir yayığı çalkalamak gibi onları da çalkalarsınız, sütten yağ elde ettiğiniz gibi, akıl, tecrübe, duygu dünyası vs. de çalıştırılıp, en sonunda bir üst noktaya gelinir. İşte o üst nokta dediğimiz şey de “iman” noktasıdır. Bu (iman) da “güvendir. Yani bütün bunlar, Allah ile sizin aranızda bir güven ilişkisi kuracak bir yeti sağlamaktadır!

Kısacası iman, ilk başta değil, en sonda elde edilen bir yetidir. Akıl ve duyguların bir sonucudur. Yani insan; “hem akıl hem de duygu varlığıdır” diyerek, akıl ile iman bütünlüğünü koruyabilirsiniz!


 

İlgili Terimler :

YORUMLAR

İsminiz

 

E-Posta Adresiniz

Yorumunuz