Suçluluk Kompleksi…

-Genel - 25 Ekim 2024 00:01 A A

Hasan Kanaatlı

h.kanaatli@hotmail.com

Bu makaledeki konumuz; “günah/suçluluk kompleksi”dir! Özellikle de Müslümanların zihinlerine gömülen ve onları ilgilendiren “günahı/suçluluk kompleksini” ele alıp inceleyeceğiz!

Acaba “günah” gerçekte var mıdır yoksa hayal midir? Acaba günahı/suçu işleyenin, işlediği günaha dair şuuru/bilinci oluyor mu yoksa günah, yalnızca bir kompleksten mi ibarettir!

“Şuur” ile “kompleks”in arasında şöyle bir fark vardır: “Günaha/Suça dair şuur, insanî şuurdur ve insan için faydalıdır da! Yani canlı yaratıklar içerisinde günahı/suçu şuur eden tek varlık insandır ve insanoğlu yapmış olduğu hatadan dolayı kendini kınar! Diğer bir ifadeyle; hatayı yapıp, sonrasında da hata yaptığını idrak eden tek varlık insandır! Kur’an-ı Kerim buna “Nefs-i Levvame/kendini kınayan Nefis” der! Ayet şöyledir: “Sandıkları gibi değil, kıyamet gününe yemin ederim öyle değil! Kendini kınayan nefse yemin ederim!” (Kıyamet:1-2)

Elbette ki bu iki nefsin hiç birisi hayvanlarda mevcut değildir! Hayvanlar duyular üzerinden hareket ederler, oysaki insanda iki öz ve iki nefis vardır, biri hayra yönlendiren ve hayırlı olan nefis, diğeri de şerre yönlendiren ve şer olan nefis. Psikiyatrisiler de bunu doğrular ve şöyle derler:

– “Çocuk dünyaya geldiğinde, onun hayatının ilk başlangıcında, ilk aylarından itibaren onda bir ego (benlik) ortaya çıkmaya başlar. Biz buna “enaniyet/ego” deriz. Bu benlik gerçek değil itibaridir! Yani toplumun ona telkinidir! Toplum ona; “sen falansın” diye telkin ediyor!

İnsana ilk verilen ego, “isimdir!” Örneğin sen “Hasan’sın”, “sen Ali’sin”, “sen Ahmet’sin” vs. Sonra bu isim üzerinden çocuk, kendisiyle ötekiler arasında bir farklılığın bulunduğunu fark etmeye başlar. Daha sonra da bu benim babamdır, bu benim annemdir vs. demeye koyulur ve tedrici olarak baba-anne ve toplumun telkinleriyle bu ego onda yerleşmeye başlar. Örneğin annesi o çocuğuna “sen çok güzelsin” ya da “sen çok iyisin” veyahut ta “sen çirkinsin veya kötüsün” vs. gibi söylediği sözleriyle, bu benliklerin çocuğun özlüğünde onu diğerlerinden ayrıştıran bir şeylerin bulunduğunu ona düşündürür!

Söz konusu ettiğimiz bu bireysel bencillik, aslında hayali bir şeydir! İnsanda bulunan gerçek varlık, onun bedeni, duyuları, hedefleri vs. dir!

İnsan aklı tedrici olarak rüşte, kemalata ve gelişkinliğe doğru gider! Firoid’in dediği gibi, insanda bunlar ile “yüce benlik” baş gösterir! Burada “toplumsal benlik” ile “bireysel benlik” arasında çatışma başlar! Toplum o insandan duyularına ters şeyler talep eder. O insanın toplumsal bir varlık olması nedeniyle, toplumun taleplerini dikkate alması gerekir! Strat’ın dediği gibi insan, tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır! Buradan bakıldığında, toplumsal talebin ondaki bireysel benlikten istenilen ile herhangi bir çatışma göstermesi gözükmüyor! Fakat toplumsal benlik için burada birçok ahlaksal engeller söz konusudur ve insanın başkalarını ciddiye alması için de onu buna icbar eder!

Burada bir de “ilahi benlik” vardır! Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Kuran bundan “nefs-i levvame/kendini kınayan nefis” olarak söz ediyor! İnsandaki bu durum ve bu haller, ondaki sorunların da büyük bölümünün kaynağını oluşturur!

Yani insan ne olduğunu ve zati durumunun neden ibaret bulunduğunu anladığında, yaşamın sanatını (hayatı nasıl yaşayacağını) da bilmeye başlar! Böylece hayatını saadetli yaşamak ister!

Genel itibariyle insanı en fazla sorunlara sevk eden şey, “hayali” durumlardır! Müslümanları da en fazla sıkıntıya sokan şey, zihinlerinde en fazla tersim ettikleri “günah hayali” dir! Yani insandaki “hata yapma” ya dair var olan şuur, onu komplekse sokuyor. Nitekim insanın aleyhine var olan şeylerin birçoğu da “nefsin kompleksleridir!”

Yine insanın hayatındaki en önemli menfi şey, günahın onu Allah’tan uzaklaştırması meselesidir! Çünkü Müslüman bir insan, her zaman kendini Allah’a karşı günahkâr hissediyor! Günaha karşı bu duygular o insanda artışa geçtiği zaman, insan Allah’tan uzaklaşmaya başlıyor!

Tabi ki günaha karşı şuurlu olmak insanî ve bir o kadar da güzel bir şeydir! Ayrıca insanı, hatasını ıslah etmeğe de davet eder!

Kuran’ın insanı en fazla davet ettiği şey tövbe ve istiğfardır! İmam Ali (as)’ın dediği gibi Kuran’da belki de en geniş ayet, “Allah’ın rahmetiyle ilgili ayetlerdir!”

Benim zannımca bu ayetler, aşağıda açıklayacağım hükmü kıyamete kadar devam eden ayetlerdendirler!

Kuran’daki ayetlerden bir kısmı, özellikle de tarih ya da diğer bazı hükümlerle ilgili ayetler, belirli bir zaman sonra hükmü kesilmiş ve yaptırımları son bulmuştur! Bizler o türden ayetleri aynen tarih gibi okuyoruz! Örneğin Bedir, Uhud ve Ahzap savaşları ile Enbiya kıssalarından bahseden ayetler ve bunlar gibi Kuran’da geçen hükümlerden birçoğu, o dönemin zarfiyetiyle ilgili hükümlerdir! Ama birtakım ayetlerin hükmü, kıyamete kadar geçerliliğini devam ettirmektedir! Örneğin:” (Allah size): İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder!” (Nisa: 58) ayetinin hükmü, kıyamete kadar devam edecek ayetlerden biridir! Ve bu ayet hem sonsuza kadar var olmalı hem de insanî olan bir ayettir! Ya da “dinde zorlama yoktur!” (Bakara:256) ayeti de ahlaksal bir ayettir ve kıyamete kadar bunun da hükmü devam etmelidir!

Hükmü devam edecek olan ayetlerden biri de şudur:

-“Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde, dua edenin dileğine karşılık veririm…!” (Bakara: 186)

Bu ayet iki bölümden ibarettir, baş tarafı Allah ile irtibat kurma, sonu da dua ile ilgili bölümüdür!

Kıyamete kadar hükmü devam edecek günah ile ilgili ayet de şudur:

– “De ki: Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar!” (Zümer: 53)

Bu ayet, müşrikler hakkında nazil olmuştur! Onlar gelip peygambere şöyle dediler:

– “Ya Muhammed! Sen sürekli müşriklerin ahiret azabından söz ediyorsun! Cehennemde sonsuza dek kalacaklarını söylüyorsun. Bizim içimizde de günahlara bulaşmayan bir kimse yoktur! Adam öldürme, zina etme, hırsızlık yapma, faiz yeme vs. bunların tümünü de biz yapıyoruz! O halde, bizim gelip de Müslüman olmamıza ne gerek vardır? Nasıl olsa biz orada azap göreceğiz! Sana nazil olan tehdit, korku ve vaat ayetlerine göre biz o cezaları orada çekeceğiz! O halde neden Müslüman olalım ki?”

Yukarıda naklettiğimiz ayet nazil olunca müşriklerden büyük bir kesimi İslam dinine girdiler! Çünkü onlar Allah’tan kendileri için çok acayip ve tatlı bir cümlenin gönderildiğine şahit oldular!

Yani insanoğlu günah işleyip hata yaptığında, hatasını düzeltmeyi hisseder! Hadislerde de geçtiği üzere hata yapıp günah işlemek, insanın kalbinde siyah bir nokta meydana getirir! İnsanın o siyah noktayı gidermesi ise, Allah’a yönelmenin dışında başka bir şeyle mümkün olmuyor! Yani insanın gerçek özüne dönüş yapması ve tövbe edip istiğfarda bulunmasıyla mümkün oluyor! Fakat Müslümanların nezdindeki sorun şudur:

– “Müslümanların günah sorunları ile Hıristiyanlarınki birbirlerinden farklıdır!”

Hıristiyanlar bu meseleyi halletmişlerdir! Budistler de öyle. Çünkü bunlarda günah kompleksi diye bir şey yoktur! Yani bunlara göre insanın hata yapması normaldir!”

İslam alimleri sürekli olarak Hıristiyanları şöyle kınarlar:

– “Efenim siz Hıristiyanlar günah kompleksinden söz eder ve onun zatî olduğunu söylersiniz!”

Çünkü Hıristiyanların inancına göre Hz. Adem’den bu tarafa insanda zatî günah vardır! Yani Âdem o yasak ağaçtan yiyince, onun işlediği o günahı, ta Mesih gelene kadar miras olarak evlatlarının üzerinde devam etti! Mesih de gelip, insanları bu günahtan kurtarmak ve onun bedelini ödemek maksadıyla kendini feda etti ve çarmıha çekildi!

Yani Hıristiyanlar biz bugün günah işlemiyoruz demiyorlar, Mesih’e rücu ederek ve günah işlediklerine dair itirafta bulunarak o günahlarına son veriyorlar! Yani işledikleri günahlarının cezası sona eriyor! Böylece de insan, önceki suçsuz durumuna dönmüş oluyor! Fakat bunu, Mesih’ten talepte bulunarak gerçekleştiriyorlar!

Ama İslam alimleri sürekli Hıristiyanları kınıyor ve onlara itirazda bulunuyorlar. “Siz günahın zatî olduğunu ve Mesih’in bu günahların affedilmesi için kendini feda ettiğini iddia ediyorsunuz” diyorlar! Fakat Müslümanlar şayet zatî günahı ve Mesih’in feda olma meselesini idrak edebilseler, bu sorularına da cevap bulmuş olurlar! Çünkü Kuran’da günahın insanda zatî olduğundan bahsedilir! Günah yalnızca Âdem kaynaklı değil, aslında insan kaynaklıdır. Çünkü Kuran onu haber veriyor ve şöyle söylüyor: “Şüphesiz, nefis sürekli kötülüğü emredicidir!” (Yusuf: 53) Günah, zatî olmasından dolayıdır ki insanı sürekli çirkin işleri yapmaya emrediyor! Dolayısıyla günah işlemek normaldir ve insanın zatından kaynaklanıyordur!

Bunun mukabilinde yine insanda “kendini kınayan nefis!” (Kıyamet:2) de vardır! Buna “vicdan” denir! İşte insan bu nefis vasıtasıyla Allah’a yönelip günahtan kurtulabiliyor! Ve yine insan bu nefis sebebiyle hayatında sürekli tekâmül içerisinde oluyor! Yani hem hata işliyor hem de ondan kurtulmak için kendini ıslaha çalışıyor! Fakat hata fazlalaşınca insan ümitsizliğe kapılıyor! Artık hayatını düzeltmeye gayret göstermiyor! “Artık ben sürekli hata yapıyorum, kendimi düzeltemiyorum, bunun için çaba göstermenin de bir faydası olmaz” diye düşünüp bir ümitsizlik içerisine düşüyor! İşte biz de burada bu ümitsizliğin içerisine düşmenin nedenini bulup onu tedavi etme yoluna gireceğiz! “Acaba Müslüman birinin bu hataları işlediğinde Allah’tan uzaklaşmasının sebebi nedir?” Bunu araştırıp bulmaya gayret sarf edeceğiz!

Gördüğüm kadarıyla Müslümanlardan bir kesimi içerisinde (Şiilerde) “Allah c.c.” ismi çok ender zikredilmektedir. Nitekim bundan birkaç yıl önce vefat eden Kum ilim havzasında yaşayan Ayetullahlardan Eraki namındaki biri de halkın dikkatini bu konu üzerine çekmiş ve şöyle demişti: “Allah, Şiilerin yanında garip kalmıştır! Her kes Hüseyin, Abbas, Ali, Fatıma vs. isimlerini zikrediyor da fakat Allah ismini pek o kadar zikretmiyorlar!” Onun bu söyledikleri bir gerçektir!

Irak vatandaşı olup Londra’da yaşayan bir Arap akademisyen de bana şöyle demişti:

-“Amerikan; Bağdat’taki bütün cadde ve sokaklarda disko, kumarhane, meyhane, pavyon vs. gibi birçok eğlence merkezleri açmıştır! Bu yerleri açmadaki maksadı da insanları dinin vereceği zararlardan kurtarmaktır! Ülkemizdeki ve dünyanın diğer İslam ülkelerindeki koyu dincilik, mezhepçilik, ırkçılık gibi şeyleri, Amerikan bu yolla tedavi etmek ve gençleri bu türden hastalıklardan kurtarmak için bu fesat yuvalarını açmıştır! Dolayısıyla, Irak’ı da Batı gibi yapmak istemiştir!”

Ben de ona şöyle demiştim:

-“Hayır! Amerikan’ın bu yaptıkları asla doğru değildir! Bunlarla bir toplum tedavi olmaz. Batıda, Japonya’da, Hindistan’da ve Çin’de bu işler güzel olabilir, çünkü oralardaki insanlar dini komplekslerden kendilerini kurtarmışlardır, fakat biz Müslümanların dinî kültüründe bu türden şeyler yoktur! Şayet insanlar bu türden fesat yerlerini kendilerine kültür edinirlerse, zihinlerinde sürekli günahkâr oldukları düşüncesi yer edinir! Örneğin Batı topluluklarında şayet birisi sürekli alkol alsa ve kızlar ile eğlense, bunu o şahıs hiçbir zaman günah olarak değerlendirmez! Çünkü bu türden işler, onların düşünce ve kültürlerinde normaldir!

Kadının örtünmemesi de onlar için normaldir! Fakat İslam coğrafyasında örtüsüz bir kadın yolda yürümeye çıksa bile, günah ve suç sayılıyor! İşte tehlike buradadır! Yani Müslüman bir adam müziği dinliyor, birahaneye gidiyor, fakat bunların günah olduğu şuurunu da asla yitirmiyor! Bu günah düşüncelleri o adamın zihninde biriktiğinde, ya onda suç kompleksi oluşuyor ya da onu koyu ve katı bir terörist insana dönüştürüyor! Bunu da şuradan söylüyorum:

-“Geçen yıllardaki ve günümüzdeki cihatçı teröristlerin büyük bir kısmı mahkumlardan ibaretti! Onlar; şeriata, akla, dine ve ahlaka zıt suçlar işlemişlerdi! O tür insanları savaşlarda kullanmak isteyenler onlara gelip şunu söylüyorlar:

-“Senin tövbe edip hemen cennete gitmen lazım! Sen şu anda şu günahlar ile cehennem ehlisin. Fakat şayet kendine bomba bağlar, kafirler ile cihat edip şehit olur isen, direkt olarak cennete gider orada güzel bir hayat yaşarsın!”

İşte bu sözler ile onları intiharcı konumuna getiriyorlardı. Bütün bu intiharlar, o cihatçı teröristlerin içerisindeki takvalı kişilerden olmadı, bunlar, büyük oranda günah işleyenlerden seçildi! Yani o günah işleyenlerin beyinleri yıkandı ve onlara:” Şayet tövbe etmek istiyorsanız, onun tek yolunun intihar olduğu söylendi ve bu intihar işini gerçekleştirir iseniz, kendinizi temizlemiş olursunuz denildi! İşte bu tür aldatmacalar ile teröristler “İslam devleti” kurdular! Yoksa onlar gerçekte dindar, sadık, insanların hayrını isteyen ve Allah’ı seven insanlar değillerdi! Amel ve eylemleri bozuk insanlardı! Dolayısıyla, tümü de bu işin (günahın) adamlarıydı!

İşte bizlerin (İslam alimlerinin) bu işi temelinden düzeltmemiz gerekir!

Hıristiyanlar bu sorunlarını halletmişlerdir! Çünkü Mesih gelmiş, günahları insanlardan yok etmiş ve günahların sebeplerini ortadan kaldırmıştır!

Peki günahların sebebi nelerdir?

Bana göre günahların sebebi şeriattır! Çünkü birçok hayali ve itibari şeriatlar çıkarılmış, insanlara birçok haram ve vacipler uydurmuştur! Hz. Mesih gelmiş, bu Yahudi hayali ve itibari şeriatlerini yok etmiş ve ortadan kaldırmıştır! Geriye bıraktıkları ise, Allah’ın şeriatı olan “ahlak şeriatı” olmuştur! Yani gerçekte ilahi şeriat; “yalan söyleme, adam öldürme, hırsızlık yapma, insanları dolandırma, doğru- ahlaklı ve vicdanlı ol” gibi şeylerdir! Fakat bizim İslam şeriatının büyük bir kısmı gerçek değildir! Hayali şeriat olma ihtimali vardır! Tabi ki hayali olan bir şeriatın tedavisi de hayali olur!

Açıkça söylemek gerekirse Hacca, Kerbela’ya ve Meşhed’ e giden insanların bir kısmı fasık insanlardırlar! Özellikle de “Erbain” ziyaretine gidenlerin bir kısmı namaz kılmaz ve içki içerler! Gidip orada İmam Hüseyin (as) için başlarını ve göğüslerini döverler! Yüzlerine- başlarına toz toprak savururlar! Dolayısıyla bu gibi hayali şeriatın/inancın hayali günahı olduğu gibi, onun ilacı da hayali olur!

Bizlerin her şeyden önce “gerçek günah” ile “hayali günah” ı tanımamız gerek.

Bizim inancımızdaki Allah, “ahlakın Allahı” dır! Bu Allah; “Rab” olan (eğiten) Allah’tır! Buna ilaveten bu Allah, “haliktır” da! Yani Allah, tek başına “Rab” olan Allah değil, aynı zamanda da “halik” tir!

“Ahlaki değerler”, Allah’ın beşer alemindeki O’nun varlığını devam ettirecek yasalardırlar! Allah insanları, bu ahlak yasaları üzerinden hesaba çekiyor! Yani bizce gerçek olan Allah, bu Allah’tır ve O’nun koyduğu ahlak yasaları da gerçek yasalardır! Adaletin güzel oluşu, zulmün çirkinliği, hıyanetin kötülüğü, hırsızlık gibi diğer pis işlerin tiksindiriciliği vs. bunlar gerçekte böyle olan şeylerdirler! Ve beşer alemi içerisinde bunlardan bolca vardır! Bunlar da aynen tabiat aleminde yaygın olan tabii kanunlar gibidirler. Buna ilaveten, Allah Teala, tabii kanunlar karar kıldığı gibi (örneğin çekme-itme gücü, ışın hızı ve hareket kanunları, suyun kaynama yasası vs. gibi), beşer için de ahlaki kanunlar karar kılmıştır! Allah, Enbiya’ya emrettiği gibi, insanın tabiatına da o emirleri yerleştirmiştir! “Nefse ve ona düzen verene (ant olsun ki;) sonra da ona kötülük ve iyilik kabiliyetini vermiştir!” (Şems: 7-8)

Yani insanın zatı, neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi ve neyin de çirkin olduğunu biliyordur!

– “Doğrusu insan kendini görür, birtakım özürler ortaya atsa da!” (Kıyamet: 14-15) Yani, her ne kadar yaptığı o yanlışlıklara dair mazeretler uydursa dahi (örneğin ben hırsızlık yapmayacaktım, fakat ihtiyaçtan yaptım vs. gibi), buna rağmen yanlış yaptığını yine de en iyi bilen kendisidir! Yani günahı işliyordur, vurup kırıyordur, mazeretler de uyduruyordur! Buna rağmen hatalı olduğunu da biliyordur! İşte şeriatın aslı budur!

Şunu demek istiyorum: Bizim şeriatımız ilahi ve gerçektir! Bundan dolayı, bunun tedavisi de gerçektir! Çükü diyor ki; kendine dön, tövbe et ve (ayette geçtiği gibi) Allah seni bağışlar! Zira insan biliyor ki bu taktirde “Allah günahların tümünü bağışlar!” (Zümer: 53) Şayet faraza yalan konuşur, peşince de tövbe eder isen, o günahı zail ettikten sonra (hadislerde de geçtiği üzere) senin kalbinde bir nur husule gelir!

Fakat şayet şer’i hükümler haddinden fazla çoğalırsa, yani günde 5 vakit namaz, ona göre abdest, gusül, taharet, oruç, vs. ile ilgili şer’i hükümler artar ve şeriat de ağırlaşırsa, insanoğlu bütünüyle böyle ağır bir şeriatı taşıyamaz ve ondan kaçmış olur! Böylece de günah kompleksiyle birlikte yaşar! Çünkü der ki, ben Allah’ın dediklerine yetişemiyorum! Ne yapsam olmuyor, zira Allah, dünya kadar haram ve vaciplerden söz ediyor!

Bu haram ve vacip hükümlerin, vehmi/hayali olduklarına dair birkaç örnek vereceğim! Bu türden günahların gerektirdiği cazalar da vehmidir! Yani bu günahlar, itibaridirler zatî günahlar değildirler!

Örneğin (Sünni- Şii) İslam alimleri hac ile ilgili hükümlerin doğru hükümler olduklarını söylerler. Fakat bu hükümlerin hiçbirinin hiç kimseye ameli/eylemsel faydası yoktur! Bu hükümler, aynen askeri eğitime benzer hükümlerdirler! Yani askerlere, sana itaat etsinler diye eğitim yaptırmaya benziyorlar! Hacdaki eylemler ile onlardan Allah’a itaat bekleniyor!

Peki benim Kabe’nin etrafında 7 kez tavaf/şevt yapmam ile ben ne gibi bir fayda elde ediyorum?

İslam alimleri der ki, Kabe’nin etrafında bu dönmelerdeki gaye, senin Allah’a itaat etmeğe alışmandır! Bunlar birer alıştırma idmanıdırlar!

Ben de diyorum ki, şayet bu alıştırma hareketleri çoğalmış olur ise, o taktirde insanoğlu itaat hakikatini kaybeder! Yani örneğin siz, emrinizdeki askerlere itaat eğitimi veriyorsunuz, onlara silah kullanma, saf bağlama, dirsek teması kurma vs. eğitimi veriyorken, bir tür her gün hayali temrinlerde bulunuyorsunuz! Örneğin askerlere her gün hayali hendek ve mevziler kazdırıyorsunuz! O esnada herhangi bir savaş durumu söz konusu olmamasına rağmen bu güzel bir şeydir! Çünkü savaş durumlarında askerlerin bu türden doğru konulara tabi ki ihtiyaçları vardır! Fakat düşününüz ki ziraat fakültelerinde öğrencilerinize ziraata alıştırma eğitimi veriyorsunuzdur! Hiç te gerekli olmayan bitkileri onlara ektirip sonra da söktürüyorsunuz. Askerleri savaşa hazırlamak için yıllarca o şekilde alıştırma ve idman dersleri veriyorsunuz da peki ziraat ile uğraşan bu öğrencilere bu temrinleri niçin yaptırıyorsunuz? Müsaade edin de bu ziraatçılar kendilerine ve toplumlarına doğru dürüst fayda verecek birtakım şeyleri ekip biçsinler! Bunlara niçin bir takım hayali şeyler üzerinden temrin yaptırıyorsunuz? Dolayısıyla bu zıraatçıların yaptıkları gibi, İslami hükümlerin de büyük çoğunluğu vehmi hükümlerdirler!

Peki bu vehmi hükümlerin faydası nedir? Nitekim rivayetlerde de İmam Cafer Sadık (as)’ın şöyle söylediği geçer:

-“Bir insanı tanımak istediğinizde (yani onun yararlı ya da zararlı biri olup olmadığını bilmek istediğinizde), onun orucuna ya da namazına bakmayınız! İnsanların birçoğunun kıldığı namazdan onlara kalan rükû ve secdedir! Oruçtan da onlara kalan açlık ve susuzluktan başka bir şey değildir! Onları, doğruluk ve emanete ihanet edip etmeme üzerinden deneyiniz!”

Kuşkusuz, Allah bizleri “ahlaksal konular” üzerinden sınava tabi tutuyor, ameli şeyler üzerinden değil! Allah bizi “hac” üzerinden niçin imtihan etsin ki? Onun ne faydası oluyor ki? İmam Sadık’ın da işaret ettiği gibi Allah bizi namaz ve oruç üzerinden değil, “doğruluk ve emanete ihanet edip etmeme” üzerinden imtihan ediyor!

Bizde ne kadar vehmi günahların var olduğunu ve bizdeki ağır ve fazla olan şeriat hükümlerinin birçoğunun vehimden başka bir şey olmadığını göstermek için, burada 5 tane örnek nakledeceğim!

Birinci Örnek Şudur:

Bazı şer’i hükümler “ahlakî” boyutludurlar! Yani aslında şeriat bu hükmü ahlak için koymuştur! Örneğin “Sadaka” ve “zekât” da o hükümlerdendir! Hem Kuran hem de tüm semavi dinler insanları namaza ve zekâta davet eder! Yani insan, sahip olduğu insanlığını, başkasına verdiği zekât ve sadaka üzerinden ibraz eder! “Allah’a olan sevgilerinden dolayı yemeklerini yoksula, yetime ve tutsağa verirler!” (İnsan: 8)

İnfak ile ilgili birçok ayetler vardır. Fakat nefs-i emmare ve vehmi şeriat, aslında ahlaki olan bu konuyu tahrif etmiştir! Çünkü bu hüküm, aslında ahlaki bir hükümdür! Yani burada iki insan vardır; biri yoksul ve muhtaç, diğeri de varlıklıdır. Varlıklı olanın o yoksul olana verdiği borç mukabilinde, ebetteki parasından kar talebinde bulunması söz konusu olamaz! Çünkü varlıklı olan şahıs, o yoksul ve muhtaç insandan Allah’ın yüzüne (varlığa) daha yakın birisidir, karını/ödülünü Allah’tan alır!

İslam ümmetinin geri kalmasına sebep olan şeylerden biri de “faiz” meselesidir! Çünkü bu (faiz), iki insan arasında olan ahlaki bir hükümdür! Yani “faiz”; zengin ile yoksul insanın arasında olursa, “riba” ve haramdır! Devlet bankalarına girerse, bu “faiz”dir ve haram değildir! Yani ortada devlet varsa bu, “riba” dışında bir şey olur! Çünkü devlet ya da Banka, “tüzel kişiliktir” ve devlet ekonomisi ancak Bankaların faiziyle ayakta kalır! Bankaların faizinde de zulüm diye bir şey yoktur! Çünkü hem parayı veren hem de alan, her ikisi de bundan faydalanır! Diğer bir ifadeyle bu mal, şahıs malı değildir, devlet malıdır! Dolayısıyla burada zulüm diye bir şey yoktur!

Örneğin bir şirket gelip Bankadan borç para alınca ve bu parayla da bir tatil köyü kurunca, o şirket söz konusu o paradan faydalandığı gibi, devlet de o paradan faydalanıyordur! Bundan dolayı burada zalim ve mazlum söz konusu değildir!

İran’da İslam Cumhuriyetinin kurulduğu ilk yıllarda, İran devleti milyarlarca dolar zarar etti! Örneğin çiftçilere faizsiz kredi verdi. Enflasyon olduğu için her yıl verilen para %50 değer kaybetti. Yani verdiği örneğin bir milyon tümen (iran para birimidir) beş yüz bin tümene iniyordu! Faizsiz kredi verdiği için devlet hayli zarara uğruyordu!

Devletin zarara uğraması, gerçekte halkın zarar etmesidir. Çünkü devletin malı, halkın malıdır! Böylece devlet, yani halk, milyarlarca dolar zarara uğruyordu!

Bu zararın dışında ayrıca ülkedeki zenginlerin faiz almak için paralarını götürüp Batı Bankalarına yatırması da İran’a milyarlarca dolar büyük zararlar verdi! Çünkü Batı Bankalarından alınan faizin helal olduğuna dair fetvalar veriliyordu ve deniliyordu ki, “kafirlerden riba almak heladır!” Çünkü onların kendileri yaramazdır ama, malları Müslümanların malıdır! Bundan dolayı İran’daki zenginler paralarını Müslüman Bankalara koymuyorlardı! Oysaki Haliç’teki zengin milyarder Araplar, milyarlarca dolarlarını Müslüman devletlerin Bankalarına koyabilirlerdi! Yani Haliç’teki dindar Müslümanlar, milyarlarca dolar paralarını Batılı Bankalara yatırıyorlardı!

İşte Müslümanların “riba/faiz” konusu böyleydi! Aslında ahlaki bir konu olmasına rağmen, önce saptırılıp şer’i bir konuya dönüştürüldü, ondan sonra da Müslümanlara çok büyük zararlar verdi!

Humus ve zekât da böyledir! Kuran, sürekli Humus ve zekâta vurgu yapıyor! “Humus ve zekâtın miskinler, yetimler, yoksullar ve ayette geçenlere ait olduğunu vurguluyor!”

Müslümanlar ise “humusu” müçtehitlere veriyorlar! Oysaki Kuran’ın da ifade ettiği gibi bu vergi, yetim, miskin vs. nin hakkıdır! Fakat müçtehitler bu vergiyle konutlar, Hastaneler, okullar, kütüphane ve diğer şeyler yaptırıyorlar!

Acaba bu paraları hak eden kaç müçtehit tanıyorsunuz? Onların etrafını oğulları, damatları ve yakınları çepeçevre sarmış ve onlar, o paraların hak edenlere ulaştırılmasına müsaade etmemekteler!

Bu tür müçtehitler de aynen Osman b. Affan gibidirler! Onların, Osman hakkında asla konuşma hakları yoktur! Allah’ın malını, sanki kendi mallarıymış gibi çocukları ve etrafındakiler için harcamaktalar! Onlara milyarlarca dolar para akmaktadır! İşte bu, “inhirafın (sapmanın)” ta kendisidir!

Peki bunun sebebi nedir?

Bunun, biri “gerçek”, diğeri de “vehmi” olmak üzere iki türlü sebebi vardır! Gerçek sebebi; Kuran’da geçen vergiyi vermektir! Vehmi sebebi de şudur:

Her insanda var olan şu “nefs-i ammare”, insana aklını şu şekilde kullandırtıyor! Ona diyor ki, “sen hayırlı bir insansın! Sen dindarsın!” İnsan da kendini dindar hissettiğinde rahatlıyor! Hem dünyada ve hem de ahirette rahat edeceğini şu şekilde hayal ediyor: “Ben bu dünyada Allah’ı razı ettim, çünkü ona hiç muhalefet etmedim! Ahirette de kesin kez O benden razı olacaktır!”

İşte bu, bireysel egonun hilesidir! Ya da bu, vehmi bir kişilik veya nefs-i ammare yahut ta şeytani bir histir! Kısacası, bununla ilgili çeşitli tabirler kullanılabilir ve bu, insanın humusu müçtehide vermesinin “vehmi” sebebidir!

Hakikati tahrif etmenin insanı nasıl da avladığını görüyorsunuz! Hakikati tahrif etmek; insanın onu idrak etmesine bu şekilde engel olmaktadır!

Hakikati tahrif edenler o varlıklı kişiye diyorlar ki, “sen bu humusu bir fakihe verebilirsin, verdikten sonra da görevini yapmış sayılırsın, Allah da senden razı olmuş oluyor, gerisini senin düşünmene gerek yoktur!” Böylece, yetimlere ait olan o malı kendileri almış oluyorlar! Oysaki o zengin, üzerine farz olan humusu fakihe vermekle rahat etmemelidir! Çünkü Allah, o malın yoksullara, miskinlere ve yetimlere verilmesini emrediyordur! Kuran, bilhassa “sen o parayı, ihtiyaç sahibi olan yetimlere, miskinlere ve yoksullara götür teslim et” diyor!

Dolayısıyla; bazı hükümler “ahlaki hükümler” olmasıyla birlikte saptırılmıştır! Yani şeriat tahrif edilmiştir! Bunu yapanlar da fakihlerdir! Humusu getirip bize verin diyenlerdir! Gerçekten dindeki bu hükmün tahrifi, onlar tarafından yapılmıştır!

Demek oluyor ki şer’i hükümler, “dini hükümler değildirler!” Ya ahlakî ya toplumsal ya da siyasî hükümlerdir! Bu saydıklarım da beşerî ve toplumsal hükümlerdirler! Kısacası bunlara hükmeden Allah değildir, toplum bunlara hükmetmiştir!

İkinci Örnek Şudur:

Müslümanlar içerisinde yaygın olan “hicap” konusu, aslında ilahi vacip hükümlerden değildir! Hicap konusu “toplumsal” bir konudur! Kuran’da hicaptan bahseden bir tek ayet bulamazsınız! Kafayı örtmekle ilgili ayet yoktur! Yani Kuran’da kadının kafası ve saçı asla geçmez!

Kuran’da geçen şey “teberrüc” dür ve bunun haram olduğu husustur! “Teberrüc” ise; “kadının çekici yerlerini göstermesi” demektir! Allah hiçbir zaman, kadının kendini ceset gibi göstermesini sevmez! Onun insanlığını sergilemesini sever!

“Müteberrice” (kendini süsleyip teşhir eden) kadın, aynen bir ceset gibidir! Bu durum, kadını hafifletir ve şahsiyetine ihanettir! Tabiatıyla topluma da zarar verir! Yani toplumdaki gençliği esir alır!

Fakat “başı bağlamak” Kuran’da geçmez! Şayet Kuran’da başı bağlamak geçer ise, o taktirde yüz daha fazla esir olur! Yani gözler, ağız ve burun daha fazla esarette kalır! Şayet baş bağlanır ise, bu uzuvların tümü de bağlanmış olur! Öyleyse Kuran’da yalnızca başın bağlandığından söz edilmez, o söylediğim organların da bağlanmasından söz edilmesi gerekir!

İşte yukarıda da işaret ettiğimiz gibi hicap hükmü de toplumsal bir hükümdür! Yani o dönemde, cahiliyet örfünde kadın-erkek tüm insanlar kafalarını örtme mecburiyetindeydiler! Çünkü o dönemde çöl hayatı yaşıyorlardı. Ayrıca çöl iklimi de çok sıcaktı. Sürekli kum fırtınaları oluyordu. Böylesine bir ortamda saçlar en fazla zarar gören bir organdır! Hatta şu dönemde bile çölde ve çadırlarda yaşayan Araplara gittiğinizde, yine de kadın-erkek her kesin kafasını sarmış bir vaziyette yaşadığını görürsünüz!

Kuran’da örtüyle ilgili olduğu iddia edilen ayetler şöyledir:

– “Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, dış örtülerini (cüyublarını) üzerlerine almalarını söyle. Bu, onların tanınmaması ve incitilmemesi için daha uygundur. Allah, sürekli bağışlayandır ve merhamet edendir!” (Ahzap: 59)

Nur Suresi 31’nci ayette de şöyle geçer:

– “Müminlerin kadınlarına da söyle: Gözlerini kontrol etsinler ve mahrem (avret) yerlerini korusunlar. Açıkta olanın dışında süslerini açmasınlar. Himarlarını/Başörtülerini göğüslerinin üzerine salıversinler…”

“Himar”; göğüs kısmını kapayan örtüdür! Kadınlar bu örtülerini alıp örtünsünler! Fakat ayette, özellikle de başı kapama konusu geçmiyor! Yalnızca “himar/başörtüsü” geçiyor ve başörtüsü (yani kafayı örtmek) de, cahiliye örfüyle ilgilidir. Çünkü o da o dönemde vardı! Zira o dönemin Arapları çöl hayatı yaşıyorlardı, fakat şu anda buna ihtiyaç yoktur! Yani o cahiliyet örfü, İslam’a girmiştir! Oysaki şeriatta bunun aslı astarı yoktur!

Gerçek şu ki; şer’i hükümler arttıkça, insanlar dinden kaçıyor! Çünkü böyle bir din insanlara ağır geliyor!

Kuran, Sürekli insanlara şunu söyler: “Allah sizin için kolayı diler, zor olanı dilemez!” (Bakara: 185) Nebi de hadislerinde insanlara sürekli şunu söyler: “Size, müsamaha gösteren (toleranslı davranan) bir şeriat getirdim!”

Peki madem ki Allah bize kolaylığı diliyor ve peygamberi de bize toleranslı bir şeriat getirmiş ise, o halde neden Hıristiyan ve Budistlerin şeriatları bizimkinden daha kolay ve daha basit şeriattırlar? Demek ki bu birikimler (yani şer’i hükümlerin bu denli yoğunluğu!), İslam’dan değil de ona dışarıdan dahil edilmiştir! Bunlar da tahrif edildikten sonra dine sokulan ya (humus ve riba gibi) ahlaki hükümlerdirler ya da aslında (hicap ve et gibi tahrif edilip dine sokulan) toplumsal hükümlerdirler!

Üçüncü Örnek Şudur:

   Müslümanlar arasında “besmelesiz” kesilen hayvanların haram olması ile ilgili hüküm de “İlahi” değil, toplumsal bir hükümdür! Yani cahiliye döneminde hayvanları putlar adıyla kesiyorlardı, “Bismi Hubel” ya da “Ya Hubel” deyip öyle kesiyorlardı! İslam dini geldikten sonra putlara tapmayı nehiy etmiş ve şöyle demiştir:

-“Allah’ın adı anılarak kesilmeyen hayvanları yemeyin, çünkü bu, gerçekten yoldan çıkmaktır!” (En’am: 121)

Bu emir, müşriklerin karşısında ve “Ya Hubel” diyenlerin mukabilinde gelmiştir! Yani onlara karşı Müslümanlar da “Ya Allah” veya “Bismillah” deyip kesmelidirler!

Fakat şimdiki zamanda hadisenin aslı kaybolup gitmiştir! Ne müşrikler kalmıştır ne de “Hubel”ler! Artık “Bismillah” denilmez ise hayvanın eti haramdır demenin de dönemi kapanmıştır! Her gün dünyada milyonlarca tavuk, koyun, sığır vs. “Besmelesiz” kesilir ise, bunların eti haramdır demenin de bir anlamı yoktur!

Günümüzde onlarca İslam ülkesinde binlerce insan şer’i usul ile hayvan kesmektedir ve kesilen milyonlarca tavuğun başında binlerce insan durup “Bismillah” demektedir. Hatta besmelesiz kesilen tavuğun fiyatıyla “Besmeleli” kesilen tavuğun fiyatı bile aynı değildir! Besmeleli kesilen tavuğun fiyat farkı da Kum ve Necef ilim havzalarındaki din adamlarının cebine iniyor! Oysaki dünya nüfusunun bu kadar arttığı bir dünyada, günlük milyonlarca hayvanı besmele çekerek kesmek mümkün değildir! Bu iş, ancak makinalarla mümkün olabilir! Ve mekanik usul ile binlerce tavuk bir saat içerisinde kesilme imkanına sahiptir!

Balık ta öyle! Balığın hükmünü de tahrif etmişlerdir! Bir tek pullu olan balığın eti helaldir demişlerdir! Pulsuz olan balığın etinin de haram olduğuna hükmetmişlerdir!

Peki balıklar içerisinde ne kadarı pulludur? Bu hükümden dolayı kimi İslam ülkelerinde (Şii bölgelerde) denizdeki balıkları avladıktan sonra, pulsuz olanlarını seçip tekrardan denize iade ediyorlar! Şayet tüm İslam ülkelerinde balık ile ilgili bu hüküm icra edilir ise sonuç nereye varır?

Acaba avlanan bir ton balığın içerisinde, bundan kaç kilosu pullu olur? O pulsuz olanların yeniden denize bırakılmaları sizce zarar değil midir? Oysaki fakihlerin o hükümlerinin karşısında Kuran şöyle buyuruyor:

-“Deniz hayvanlarını avlamak ve yemek size helal kılındı!” (Maide: 96)

Peki Kuran “deniz hayvanları” derken, onların “pullu” olması gerektiği nereden çıkıyor?

İlmihallere bakıldığında fakihlerin “pul” hususunda ne kadar da hassas davrandıklarını görüyorsunuzdur! Şayet balık pulsuz ise, onları denize geri verin diyorlar!

Tabi ki Sünni fıkhı içerisinde de balığın helal ve haram olanları vardır!

Kırmızı et hususunda da öyle, onunla ilgili hükümlerde de tahrifler yapılmıştır! Kuran; İsrailoğulları hakkında şöyle diyor:

-“Tevrat indirilmeden önce İsrail’in (Yakup’un) kendine haram kıldığının dışında tüm yiyecekler İsrailoğullarına helal idi!”

   Yani Allah, İsrailoğullarına bir istisnayla her şeyi helal kılmıştı! O istisna da İsrail’in (Yakup Peygamberin) kendine haram kıldığı şeydi! Yani Yakup Peygamber (as), kendisi için bundan sonra ben “deve eti” yememeyi adak ediyorum demişti! Onun bu adağı da Yahudiler arasında bir sünnete dönüşmüştü!

Cahiliye Arap örfünde de örneğin “Çekirge” yemek helal idi. Bu da İslam şeriatinde helal oldu! Peki Çekirge ile haşere arasında ne gibi bir fark vardır? Dolayısıyla, diyebiliriz ki örf de şeriate tesir etmiştir!

Tayland ve Çin’deki örfte de köpek etini yemek yaygındır! Çünkü her örfün kendine has adeti vardır!

Fakat şimdilerde Çekirge yemek haramdır! Çünkü artık Çekirge yemeği de “pis/habis” şeylerden sayılır! Nitekim Kuran şöyle der:

– “Onlara temiz şeyleri helal ve pis şeyleri haram kılan!” (A’raf: 151)

Bu (pis şeyler/habis olanlar) da ilmihallerde mutlak bir unvan ile zikredilmiştir!

Şu anda Çekirge yenilmiyor ve insanlar onu yemekten hoşlanmıyorlar! Dolayısıyla Çekirge, “habis/pis” şeyler hükmüne girmiştir ve haramdır. Yani sana zarar verir! Ama fakihler, şu ana kadar Çekirge ile ilgili hep hayali hükümler beyan etmişlerdir ve hala da Çekirgenin avlanmasıyla ilgili hükümler çıkarmaya devam etmekteler!

Bunların temeli cehalettir. Şu anda İslam ile ilgili birçok hükümleri de günümüze taşımışlardır. Oysaki bunların ne aklın nezdinde ne de ahlakın nezdinde herhangi bir değeri söz konusu değildir! Bunların tümünün de şeriattan çıkarılıp atılması gerekir! Bu türden işler, şeriatın günümüzde bu denli değersiz olmasına vesile olmuştur!

Örneği “süt anneliği” yalnızca Araplarda söz konusudur! Yani “bu benim sütten annemdir, şu da benim sütten kardeşimdir” vs. gibi sözler, Araplara has sözlerdir! Arapların bunu böyle yapmalarındaki maksatları, süt üzerinden kendi aşiretlerini genişletip güçlendirmektir! Yani şayet birisi sütten onun kardeşi olur ise, artık sütten kardeşi olanın aşireti onun aşiretine saldırıp onları öldürmezdi! “Sütten kardeşlik”; adeta iki kabile arasında bir tür saldırmazlık sözleşmesi gibiydi! Oysaki “sütten kardeş” liğin aslı astarı yoktur! Başka milletler böyle bir şeyi bilmezler! Dolayısıyla başka milletleri de bu cahiliyet adeti ile birbirine bağlamak mümkün değildir! Başka milletlerde hatta bir kadın yüzlerce kez bir çocuğa süt verse bile, ne o kadın o çocuğun annesi oluverir ne de süt verdiği çocuk ile kendi çocukları arasında bir kardeşlik bağı oluşurdu! Çükü Kuran anneliğin ancak doğum yolu ile olabileceğini haber vermiştir!

-“İçinizden kadınlarını zihar edenler, (bilsinler ki) kadınları onların anaları değildir! Anaları, yalnız onları doğuran kadınlardır!” (Mücadele:2)

Zihar da bir cahiliyet adetiydi. Birisi kendi eşine “senin sırtın benim annemin sırtı gibidir” dediğinde, artık o kadın kocası için sonsuza dek haram olurdu! Fakat Kuran geldi, bu cahiliyet adetini reddetti ve dedi ki: “Bu zihar ettiğin kadın senin annen değildir, bu senin eşindir! Ona karşı söylediğin bu sözünün kefaretini ödeyip tekrar o eski durumuna devam edeceksin!

Kuran Nisa 23’de de şöyle diyor:

-“Süt anneleriniz ile süt kardeşleriniz de size haram kılındı!”  Kuran’ın bu sözü de cahiliye dönemini taklittir!

Yine Kuran’ın haram aylar konusundaki sözleri de cahiliye dönemini taklittir! Yani cahiliye döneminde 3 ayı, “hac ayları” olarak ayırmışlardı ve bu 3 ay içerisinde savaşı yasaklamışlardı! Bir ayı (Recep ayını) da Umre haccına tahsis etmişlerdi ve bu ay içerisinde de savaş yasaktı! Bu 4 aya; “Eşhürü’l-Haram/Haram Aylar” ismini vermişlerdi! İslam gelince, o da bu 4 ayı “haram aylar” olarak kabullendi ve bu dört ayla ilgili hükümler koydu! Bu da cahiliye dönemi hükümlerini taklittir! Fakat İslam’ın hâkim olduğu bu zamanımızda tüm aylar, “Haram Aylardır!” Yani savaşıp kan dökmek yasaktır ve doğru değildir!

Cahiliyet döneminde Kureyş müşrikleri, insanların hacca gelmesini sağlamak, onların adaklarından, infaklarından, kurbanlarından vs. yararlanmak için, bu 4 ayda askeri eylem ve savaşları durdurma kararı almış ve bunu yasaklamışlardı! Bu ayların adını da “Haram Aylar” koymuşlardı!

  Dördüncü Örnek Şudur:

Aslında İslam’ın şer’i hükümlerinin aslı ve astarı, esasen devlet ile ilgili siyasal hükümlerdir! Bu şer’i hükümlerin konulmasını devlet talep etmiştir! Bu hükümler; Allah’tan değillerdir! İslam devleti tarafından farz kılınmış hükümlerdir! Yani tüm İslam devletleri, şer’i hükümlerde geçen kanunları icra etmeye mecbur kalmışlardır! Örneğin “Cihat” hükmü de bunlardan biridir! Bu hüküm aslında siyasi bir hükümdür (Devlet hükmüdür!). Çünkü Mekke’de İslam devleti diye bir şey yoktu, dolayısıyla “cihat” hükmü de yoktu! Mekke’de barışa dayalı bir dava vardı! İslam dini devlet olmaya başlayınca, “cihat” da başladı! Dolayısıyla bizler, şu anda Medenî bir devlet ortamında yaşıyoruz ve bunun için de “Cihat”ın aslı lağvedilmelidir! Çünkü bizler şu anda Cihat’ın bizim derdimize değmediğini ve yalnızca o dönemde gerekli olduğunu düşündüğümüzde, tüm cihat ve terörist işleri son bulur ve bulmalı da!

“Cihat” dedikleri bu hareket, Somali, Afganistan, Irak, Suriye, Pakistan, vs. de savaş vesilesi olmuştur ve her kes de kendi imanını cihat üzerine bina etmiştir. Fakat bunu bilmeliler ki, bu cihat hükmü, o dönem için geçerli bir hükümdü. Yani bu hükümleri devlet istemişti, iman bunun böyle olmasını gerektirmemiş ya da Allah müminlerden bunu istememiştir! Bu hükmü icra etmeyi, yalnızca siyasi devlet insanlardan temenni etmiştir!

Bizde de “dinî devlet” olmadığına göre, bu hükmün de nihayete ermesi gerekir!

“Cihat” gibi siyasi hükümlerden biri de “mürtet” hükmüdür! (Yani dinden çıkan birinin katledilmesi meselesi!).

Bilindiği gibi mürteddi katletmek Kuran’da yoktur, peygamberin sünnetinde de yoktur! Kuran açıkça “Dinde zorlama yoktur!” (Bakara:256) der.

Ebu Bekir döneminde Müslümanlardan bir kısmı mürtet olup dini terk ettiler! Ebu Bekir de onlarla savaşmaya mecbur kaldı ve onları yenilgiye uğrattı! O dönemden itibaren de mürteddi öldürmek meşrulaştırıldı! Böylece bununla ilgili birçok rivayetler uydurulup içtihatlar yapıldı ve İmam Cafer Sadık (as)’ın ağzıyla da bir kısım hadisler yayınlandı. “Kim dinini değiştirirse onu öldürünüz!” gibi sözler uyduruldu vs.!

Demek ki mürtet ile ilgili hüküm, siyasi bir hükümdür! Bazı hükümlerin gerçeği yoktur ve nefsanîdir!

Buraya kadar 4 örnek verdik ve bundan sonra da 5’nci örneği verip, sonucu izah edeceğiz, peşince de suç kompleksinin nasıl oluştuğunu arz etmeğe çalışacağız!

Bizde hükümler pek fazla olunca, Müslüman biri Allah’a kullukta bulunmaya gücünün yetmeyeceğini görür, böylece de O’nun isteklerinin tümünü yerine getiremeyeceğini düşünür. Bu şekilde de sapkınlığa düşer, günahlarını artırır ve şöyle der: “Bu nasıl oluyor? İpek giymek haram, altın takmak suç, güzel kadınlara bakmak günah vs., oysaki bunların tümü de helaldir!”

Biz, bir delikanlıya “güzel kadına bakma” dediğimizde bu genç, aslında bakmaya mecburdur ve bakmamaya gücü yetmediği için de bakacaktır! Aksi taktirde; “ben günah işliyorum, madem ki günah işliyorum, o taktirde namazı boşuna kılıyorum” deyip onu terk edecek ve yavaş yavaş da zina, livata ve alkol gibi meselelere bulaşmaya başlayacaktır! Hatta bu günah işini, cinayet işlemeğe kadar götürecektir!

Baktığımızda halkın büyük bir bölümünde kalp kasaveti, ahlaksal değerlere muhalefet, hırsızlık, yalan, dolan vs. mevcuttur!

Müslümanlar Hindistan, Japonya, İsviçre vs. gibi ülkelere gidip ve oraları görüp döndüklerinde, onların ne kadar da iyi insanlar olduklarını söylerler! Hayli hoş görülü insanlar olduklarından haber verirler! Onlarda yalan, hile, aldatma ve kötülük bulunmadığını anlatıp dururlar! Bu türden kötü ahlakların Müslümanlar arasında bulunduğundan söz ederler! Oysaki İslam dini, “salih insan” yetiştirmesi gereken bir dindir! Tabi ki bu kadar fazla şeriat hükümleri insanı baskı altına alınca, artık insan Allah’ı da sevmemeye başlar ve acaba Allah bana öfkelenmiş midir diye düşünmeden edemez!

Yani birisi sürekli senin üzerinde baskı yapar ise, öyle birine karşı tahammül göstermen elbette ki güç olur! Allah da öyledir! Yani insan bu kadar şer’i hükümleri görünce, Allah’a karşı kendinde birtakım olumsuzluklar hissetmeye başlar, daha doğrusu; Allah’a karşı sevgisi nefrete dönüşür!

Fakat Allah’a karşı bizde işlediğimiz bir günahın olmadığını, olsa bile giderilebilecek bir ölçekte olağan olduğunu anlar isek, örneğin kadın kocasına karşı yalan konuşuyordur, kocası da hanımına karşı yalan konuşuyordur, birbirlerine karşı vaatlerde bulunmalarına rağmen onu yerine getiremiyorlardır vs., böyle bir durumlarda Allah’ın bu türden günahlara karşı bağışlayıcı olduğunu bilmemiz gerek! Çünkü gerçekten bizlerde günah yoktur ve Allah bizi seviyordur! Öyleyse biz onu niçin sevmeyelim, neden O’nunla irtibat kurmayalım, neden onunla konuşmayalım? Çünkü biz insanlarda günaha dair şuur vardır! Bu şuur ise vehimdir, yani Allah’ın vahyinde bu türden günahlar yer almamıştır! Çünkü günahların “ilahî” olmadığını söylemiştik!

Beşinci Örnek Şudur   

Bu örnek; “necisler/pislikler” ile ilgilidir.

Kadınların aybaşı halleri, nifas ve istihaze durumları vs., bunların tümü de aslında “nefsi/insan kaynaklı” işlerdendir, “ilahî” şeyler değildirler!

Gerek İslam dininde gerekse akıl ve fıtratta, pislik sevilen bir şey değildir! İnsanın, sürekli beden ve elbiselerini pisliklerden yıkayıp arındırması gerekir! Fakat gerçek pisliklerden yıkaması icap eder, çünkü pislikte mikroplar vardır, aynen insan ya da kimi hayvanların pisliğinde olduğu gibi!

Arzu edilen şey bunlardan temizlenmek ve bunları yok etmektir! Fakat fakihler, yine bu necislerle/pisliklerle ilgili hükümleri değiştirip, hakikiliğinden çıkarıp itibarî konumuna sokmuşlardır! Örneğin demişlerdir ki, “devenin sidiği temizdir!” Fakat insan sidiği necistir!

Peki bunlar arasındaki fark nedir denildiğinde de; “Allah böyle demiştir” demekteler! Oysaki Allah böyle söylememiştir, Allah: “Pisliklerden korunun!” (Hac: 30) demiştir. Halk da Mandanın pisliğini temiz, Farenin pisliğini de necis bilmiştir!

İyice incelendiğinde bütün dindarların vesveseli olduğu görülür! Bu durum insanlar için oldukça zararlıdır! Öyle insanlar vardır ki, vesveseliyi yüzünden eşini boşuyor! Nice insanlar da vardır ki, bir ömür boyu yaptıkları eğitim, “taharet ve necaset” üzerine kuruludur!

Bir çocuğun burnu kanadığında annesi, o durumun neden kaynaklandığına, tehlikesinin bulunup bulunmadığına vs. bakmadan ilk yaptığı şey, o çocuğu alıp banyoya sokmak oluyor! Çünkü o anneye göre kan necistir! Ve şayet halı, kilim vs. ye dökülürse, onları da necis eder! O anne, çocuğun durumunu inceleyeceğine, onu zorla da olsa banyoya sokup, bir saat orada çocuğu bekletmek ve kan akışını durdurana kadar onu odaya sokmamayı kendine görev bilmektedir!

Peki kan niçin necistir? Yani kitap ehli necistir! Müşrikler necistir vs. hükmü, Müslümanları ne kadar da zor durumda bırakıyor! Örneğin Hindistan’daki Müslümanlar bu hüküm yüzünden bayağı sıkıntılar çekiyor! Daha önceleri de şimdi de kimi fakihler ehl-i kitabın da necis oldukları hususunda fetva vermişlerdir ve bu fetvanın Müslümanları ne kadar da büyük hakaretlere maruz bıraktığını bilmiyor ya da bilemiyorlar! Acaba Allah insan yaşamını zorlaştıran bir şeyi beyan eder mi? Şayet Allah Kuran’da “kan haramdır” demişse bizler de “haramdır” diyelim, şayet “temizdir” demişse bizler de “temizdir” diyelim! Şayet bir şey yalnızca söz ile (ki, bir şey söz ile olursa ona “itibarî” derler) söylenmiş olur ise, sözlü olan bir şeyin hakikati yoktur! Örneğin söz ile bir şeye “pislik” demekle, o şey pislik olmaz ve insan pisliği halini almaz! Buradan yola çıkarak Hindu ya da Budist birine “pislik/necis” demekle o, insan pisliğine dönüşmez! Ve yine insan pisliğinden kaçınır gibi ondan da kaçınma gerekmez!

Yahudi ya da Hıristiyan da öyledir! Fakihlerin bunlara “pislik/necis” gibi vermiş oldukları fetvadan dolayı, onların nezdinde Müslümanlar hayli menfur ve sevilmez bir millet olmuşlardır! Onlar da Müslümanlara aynı gözle bakmaya başlamışlardır! Bir düşünsenize, Müslüman ülkelerde yaşayan Hıristiyan ve diğer gayri Müslimler, ne kadar da mazlum durumdalar! Yani ne kadar da hakaretlere maruz kalıyor ve ne kadar da ihanetlere uğruyorlardır!

Yezit ya da Saddam gibi birisi “Şehadeteyni” söylemekle insan veya Müslüman ve temiz insanlar mı oluyor dersiniz? Fakat bir Hıristiyan, Hindu, Budist, Mecusi vs., hastane, okul, aş evi, yetimhane, barınma evi vs. yaptırıp, insanlara o kadar büyük hizmet vermelerine rağmen, “şehadeteyni” söylemedikleri için onlar pislik/necis mi oluyorlar! Acaba Allah böyle bir hükmü verir mi?

Bir düşünsenize, şu fakihler Müslümanlara ne kadar da zulmetmişlerdir! Allah’ı ve insanları Müslümanlardan ne kadar da fazla nefret ettirmişlerdir! Acaba bu gibi fakihlerin, içtihat yapıp çıkardıkları bu hükümlerinde aklın ve insanlığın zerresi mevcut mudur?

İki türlü ilaç vardır; birisi gerçek diğeri de hayali olan ilaç! Hayali ilaç şudur:

-“İnsandaki vehmi ego ve nefs-i emmare, insanı dindar olarak yansıtıyor, onu namaz, oruç, vs. gibi amellere başlatıyor, hacca gönderiyor, hayır ehli vs. yapıyor, bu şekilde o şahsın dindar olduğunu ve cennete gideceğini ona telkin ediyor ve onu buna ikna edene kadar bu işleri ona devam ettiriyor! Oysaki o adam gerçekte tüm ahlaki değerlerden yoksundur, yani ahlakı unutmuştur!

Şöyle bir anekdot üzerinden konuyu anlatsak daha verimli olur kanaatindeyim:

-“Günün birinde Kum ilim şehrinde iken ve merhum Ayetullah Şeriatmedari’ nin evinde onu ziyarete gitmişken, Tahran’ın büyük tacirlerinden birinin çanta dolusu parayı getirip merhum Şeriatmedari’nin önüne bıraktığını ve bunun da Humus olduğunu söylediğini kendi kulaklarımla duydum! Ayetullah’ın mukassiminden (muhasibinden) öğrendiğime göre her yıl o fabrikatör, milyonlarca tümeni çantaya doldurup Ayetullah’a veriyormuş! Bu seferinde de ben ona denk gelmişmişim!

Biraz talebe oluşumdan biraz da Türkiyeliliğimden cesaret alarak ona şunu sordum:

– “Senin etrafında hiç yoksul biri ya da evlenmek isteyipte evlenemeyen kimse yok mudur? Yahutta evinin kirasını ödeyemeyecek kadar mağdur birisi var mıdır? Meğerse o tacirin de yüzlerce dairesi varmış ve o dairelerinden aldığı kiraların da humusunu getirip bu müçtehide veriyormuş! Bunu öğrenince dedim ki, ne güzel işte! Buraya getirip humusu vereceğine ve o kiracılardan zor durumda olanlara o desteği sağlasan ve onlardan kira ücreti almasan ya da oğlunu veya kızını everemeyenlerin çocuklarını eversen olmaz mı? Bana dedi ki, ben bunu yapamam! Neden yapamayacağını sordum! Dedi ki; humus vaciptir, o söylediğin şeyler ise müstahap/sevap işlerdir! Ben ancak şeriata uyuyor ve “vacip” olanı yerine getiriyorum! (Yani kira ve ticaretimden bana vacip olan şeyi ancak icra ediyorum!)”

Anladım ki İslam alimleri onlara, yalnızca vaciplerin mühim olduğunu telkin etmişlerdir, yani humus önemlidir, fakat o humusu götürüp hakkıyla yerine elinle vermek sünnetlerdendir demişlerdir! İşte görüldüğü üzere kimi din adamları insanları nasıl da “mesh” edip değiştirmişlerdir ve insanda herhangi bir insanî hassasiyet bırakmamışlardır! Sadece şeriat demişlerdir o kadar! “Ben ancak şeriata dikkat ederim” demek, “ben cennet ehliyim” demektir! Oysaki o adam, “memsuh/değiştirilmiş” ve ahlaksız bir insandır! Zaten dindar insanları ahlaksızlaştıran da bu gidişattır!

Şunu açıkça söyleyeyim ki dindarların büyük bir kesimi, ahlak yönünden, insanların en alt seviyesinde olanlardır! Çünkü böyle bir şeriat, onlarda ahlak diye bir şey bırakmamıştır! Onlar, namaz, oruç, hac, hicap, taharet, abdest, teyemmüm, gusül vs. gibi teferruatlara o kadar fazla özen gösterip vakit sarfetmişlerdir ki, bu da onlarda ahlak hissi diye bir şey bırakmamamıştır! Dolayısıyla Müslümanlardaki günah kompleksi nedeniyle, bu türden şeriattan bir an önce kendilerini kurtarmaları gerekir!

Hasılı günahın asıl sebebi, bu türden şer’i hükümlerdir! Şeriat günahları azaltmıyor, çünkü günahların büyük bir kısmı vehmidir! Bu haramdır, bu vaciptir diyen, aslında bu türden şeriattır! Bundan dolayıdır ki insan, “günah” hissine muhalefet ediyor!

Ayrıca günahın aslı “nefs-i ammare” değildir! Günahın esası “şeriattır!” Şeriat; vacip ve haramları çoğaltmıştır! “Nefs-i Ammare” de, bu şeriatı sömürüp kullanmıştır! İnsanı da ahlaksal değerlerden ve Allah’tan uzaklaştırmış, ona hayali bir dindarlık ve hayali bir ilah vermiştir!

Hakiki dindarlık insana ahlaki değerleri şart koşup ve yine Allah aşkını ve insanlara hayırlı olma sevgisini verirken, “hayali dindarlık/şeriat dindarlığı” insana, insanlardan nefret etmeyi sunmuştur! Yani birisi bir inanca hafifçe muhalefet ederse, örneğin “imam Mehdi diye bir şey yoktur” derse, derhal ona karşı düşman oluverirler! Sen kafirsin derler! Necissin/pisliksin diye ithamda bulunurlar! Sila-i rahim bağlarını koparırlar! Onunla selam-sabahı keserler! Birazcık senin onlara muhalif olduğunu anlarlarsa, gelip de senin caminde namaz kılmazlar! Bu Sünni camisidir, şu Şii camisidir diye ibadethaneler arasında tefrika yaratırlar! Yani insanları Allah’a yakınlaştıran mabetler, O’ndan uzaklaştıran ve tefrikaya vesile olan şeylere dönüşürler. İşte günah ve suçun sebebi, tefrika yaratan ve Allah’tan uzaklaştıran şey, böyle bir şeriattır!

Hz. Mesih (as) Hıristiyanları, Yahudilerin şeriatından uzaklaştırdığı gibi, bizler de böyle bir şeriattan uzaklaşır ve Allah’a dönmek istiyor isek, bizlerin de böyle bir şeriattan uzaklaşmamız bize vacip oluyor ve uydurulan bu şeriatı da çöplüğe atmamız gerekir!

-Genel - 00:01 A A
BENZER HABERLER