Neşe Doster: Dün, Bugün, Yarın…

-Edebiyat - 8 Haziran 2025 14:00 A A

Neşe Doster

nesedoster@yahoo.com

YAZI ARŞİVİ

Ne zamandır okuduğum, izlediğim, hakkında yazmak istediğim kitaplar, filmler, oyunlar, konserler, sanatsal etkinlikler, memleket özlemi  var ama ülke gündemi fırsat ve izin vermiyor. Bugün o gün diyerek kısa tümcelerle memleket özlemi hakkında özet yayın yapacağım.

Küçük illerde doğup büyüyenler bilir, aile sıcaklığı, hemşehri ilgisi, hısım akraba duyarlılığı genel iklime ve havaya hep hakimdir. İllerimizde, ya da ilçelerimizde sosyal yaşam güçlü olmadığı için, biz ilk bilgilerimizi çevreden, gün görmüş hemşerilerimizden, kültürlü, donanımlı, eğitimli, deneyimli büyüklerimizden alırız. Hep söylerim, yineleyeceğim; bizim kuşağı ayağı yere basan  ve özgüveni tam olarak yetiştiren ve bir okul görevi üstlenen yer doğup büyüdüğümüz yerler kadar iflah olmaz Atatürk ve cumhuriyet sevdamız ve bu ilkeleri içselleştiren  ailelerimizdir…

Küçük illerin başlattığı büyük dostluklar…

Bizler ve bizim kuşak doğduğumuz topraklarda çok benzerlik az farklılıklarla büyüdük. Kız alıp verdik, hısım- akraba olduk, aidiyetlere takılıp kalmadık, ortak paydalarımızda buluştuk, toyumuzda, vayımızda yan yana durduk, art niyetli toplumsal denklemlere yer ve yüz vermedik. Yıllar sonra çeşitli nedenlerle bir araya geldiğimizde birbirimize hep şu soruları sorup, şunları konuştuk! Çocukluğumuzdan ne kaldı, doğduğumuz ev yerinde mi? Koşup düştüğümüz sokaklar, yürüdüğümüz kaldırımlar, tırmanırken düştüğümüz ağaç, dondurma yediğimiz Mamoş dayının dükkanı- limonata içtiğimiz Manolya Pastanesi, ilk filmleri izlediğimiz Şehir ve Yeltekin Sinemaları, kaset aldığımız Sevinç Plak, önce okuyup sonra çalıştığımız okullar yerinde mi?

Yine ilimize geç gelen gazeteler, almak için hafta sonunu iple çektiğimiz Hayat- Ses- Yelpaze, Nokta dergileri,  okumayı bilmesek de adını bildiğimiz kitaplar, elimizden düşürmediğimiz karikatür dergileri, Kırtasiyeci Ali’ye ve Türkel Kitabevine koşmak için iple çektiğimiz Cuma günleri, hayatımızda nasıl bir yer tutacağını bilemediğimiz- göremediğimiz yazarlar, şairler, kitaplar…

Şimdi düşünüyorum! Çocukken evimize giren, gençlik yıllarımda okuduğum gazete ve dergilerle de yıllar sonra yazılarım çıktığında; Kendi kendime sordum? Yüreğime yazarlık öykümün ilk tohumlarını eken hocalarımız, bize arka çıkan, yol açan, destek veren ve hayatımızın her dönemine ışık tutan annelerimiz, tıkanma noktalarımızda; “O olsa böyle yapardı, şöyle davranırdı” diye iç çektiğimiz babalarımız, aile büyüklerimiz şimdi nerede? Ya da yılların deneyiminden geçen, her konuşması derslerle dolu, her davranışlarının gerisinde bir ömür olan, hoşgörülü, özverili  dostlarımız nerede? Veya emeklerini ve katkılarını asla unutamayacağımız, üretmemizi, düşünmemizi, araştırma yapmamızı sağlayan, sadece ders anlatmayan hayatı da öğreten her kademedeki hocalarımız nerede? Yine her başarısızlığımızda, üzüntümüzde, sevincimizde  yanı başımızda bulduğumuz alkışlayan, öven dost eller- diller nerede? İçimizde, anılarımızda, arşivlerimizde, albümlerimizde desek yeter mi?

Bazı kapılar kilitlidir artık…

Bazı okurlarımın soruları benim de sorum olunca bu yazımla biraz duygu dünyamda dolaşmak istedim, doğduğum topraklara uzanıp bir kez daha memleket rüzgarları estirmek, beni saran anılar demetiyle içsel yolculuğuma sizleri de dahil etmek istedim. Malum yaz geliyor, tatil programları yapılıyor, belli mi olur, belki yazımı okuyan biri; “Ver elini Kars!” der, benimde bir faydam olur doğup büyüdüğüm yerlere…

Şimdi doğduğum yerdeyim. Ak köpüklü Çıldır Gölü’nde, yaz kış durmadan akan Arpaçay Barajı’nda, nazlı bir gelin gibi salınarak kıvrılarak uzanan Aras Nehrinde, delikanlıların yüzme yarışları yaptığı Kars Çayında, fidanların ve çiçeklerin bir çelenk gibi sardığı, bereket ve masallar fışkıran Dere Kenarında yol almaktayım.

Çok tanıdık, çok bildik birbirini kesen caddeler, kışın ayazını, yazın tozunu unutamadığımız kayıp düştüğümüz sokaklar, az ötede görkemli Ani Harabeleri, biraz daha ötede kış sporlarının merkezi Sarıkamış,  ikisinin arasında eğitimin kalesi sayılan Cilavuz Köy Enstitüsü, sağda uzayıp giden Digor Yaylası, az ötede sabırla yaz- kış gelenleri bekleyen Posof Yaylası, biraz ötede  dağların birbirine kavuştuğu ve narıyla ünlü Kağızman,  az biraz ötede tarihi dokusuyla Selim, hemen yanı başında kültürel zenginliğiyle Susuz

Adımımı attığım andan itibaren Kars başka, Ortakapı bambaşka diyenlerdenim. Geniş caddeleriyle, çok kültürlü havasıyla ünlü, bazen göç alan, çoğu kez göç veren, her daim kadim dokusuyla direnen toprağımızda yalnızlığın ayak izlerinde dolaşırken boşuna olduğunu bile bile geçmişin izlerini arayanlardanım. Hele de kentimizin kendine has dokusunun ve kimliğinin nasıl bozulduğunu görerek, kimliksiz, tuhaf semtlere dönüşen sokaklarda dolaşırken geçmişin içine iyice gömülüp kalanlardanım. Boşlukların ve kayıpların yarattığı üzüntüyle içimi çeke çeke ve gidenlerin özlemini içime çeke çeke…

Bazı kapılar kilitlidir artık. Bazıları zamana yenik düşmüştür.  Simge binalarımız ötelere itilmiş, ranta teslim edilmiş, yalnızlığın iç acıtan görüntüsüne bürünmüş, tuhaf bir hal almış, geçmişin izi tozu kalmamış, bazıları ise çoktan unutulmuştur.

Özetle; Hasretini yazılara, konuşmalara, kitaplara döktüğümüz, haksız bir vedayla bırakıp geldiğimiz baba yadigarı Kars, eski Kars  değildir artık. İnsan doyduğu kente alışsa da, doğduğu kenti hiç unutamıyor. O nedenle de sık sık anılar ve geçmiş kucağına ve belleğine düşüyor…

Özetin özetine gelince; Evet değişim ve dönüşüm tek boyutlu olmuyor Kırılmalar, coğrafi koşullar, çağın gerektirdikleri, mekan sahiplerinin beklentileri, genel alışkanlıklar, yaşam tarzları, ekonomik koşullar her biri önemli ve değerli de olsa; Bir kentin kimliğini, aidiyetini simgeleyen mekanlara el uzatırken ve bunları restore ederken, nedenlerini – niçinlerini ararken  aslına sadık kalmak, bellek mekanları yaratmak, o kentin dokusunu, kokusunu, yaşama kültürünü muhafaza etmek ön koşul olmalıdır. Bilinçli ve medeni bir biçimde kültürel mirasa sahip çıkarken; yozlaşmaya, çürümeye, vurdumduymazlığa teslim olunmamalıdır…

Ne diyor Edip Cansever; “Gökyüzü gibi bir şey ilk gençlik, hiçbir yere gitmiyor.”  Ne diyor Can Yücel; “Farzet hiç ayrılmadık. Gözümde tütüyor, gözümü tütsülüyorsun hala, hep birlikteyiz sanki/ Sen ben ve Dünya!” Ustaların bu dizeleri üzerine ne denir bilmiyorum. Bildiğim o ki;  Bu yazımla Büyük Atatürk’ün ve Cumhuriyetin imkânlarıyla bir baltaya sap olan biri olarak; vefanın tedavülden kalktığı günümüzde  önümü açan, arka çıkan, destek olan herkese borcumu ödemeye çalıştım…

 

-Edebiyat - 14:00 A A
BENZER HABERLER