Han Ayvaz Adıgüzel: Yürekten Sevilmeyen!
Han Ayvaz Adıgüzel
hanayvazadiguzel@gmail.com
Kalvinizm biraz Yahudi meyilli bir din anlayışıdır. Şöyle bir ilkeleri vardır: “Allah’tan işaret almayan kul günahkardır!” Bu ilkeyi de şöyle yorumluyorlar: “İşaret, kişinin işindeki başarısıdır!” Demek ki bu anlayışa göre, her kim ki başardı o günahtan kurtuldu!
Kalvinistlerin ilginç bir ilkesi daha var: “Yürekten sevişmeyen günahkardır!” Geçim derdi, insanlarda yürek mi koydu?
Kalvinistlerin ilkeleri tersine dönmüş durumda. Eğer yürekten sevişiyorsa işinde başarılı değil, eğer işinde başarılıysa sevişmesi bir facia!
Başarı sistemle ve devlet zihniyeti ile orantılıdır.
Osmanlı’dan örnekleri sıralayalım: Vakanüvis Tarihçi Lütfü Efendi; “bir üniversite kuralım, buraya halkın çocuklarını da alalım” deyince ulama ölüm fermanı vermiş, tarihçi canını zor kurtarmış. Aradan yüz yıl geçmiş, bu sefer Hattat Mustafa Rakım Efendi aynı çağrıyı yapmış. Meğer ulamada gelenek devam ediyormuş, bir ölüm fermanı daha! Hattat efendiyi Sultan ikinci Mahmut kurtarmış.
Damat İbrahim Paşa; “İslam’ı eserleri halkın anlayacağı şekilde sadeleştirelim” deyince ulamalar halkı ayaklandırdı, Paşa katledildi.
1800 yy.’ların gezgini Bishop, “seyahat izlenimler” kitabında şunları yazıyor: “Osmanlı alimleri Türkçeden nefret ederlerdi. Biraz Hristiyan papazlar halkla Türkçe konuşuyordu. Bir Türk kendi dilini ancak çocukluğunda öğrendiği kadarıyla bilirdi. Onun dışında bir kelime bile ekleme yapılmamıştır. Oysa Türkçenin takdire değer bir yapısı vardır. Bu dilin intizamı nazarı dikkati çekiyor!”
Türkçeye ilk sokulan kelime “Statiko”dur sonra “Politika” sonra “diplomat!” Bu kelimelerin kabulü tam kırk yılı almıştır.
Sosyolog Prof. Şerif Mardin diyor ki: “Türkçe gramer kitabının yazılması, Türk modernleşmesinin temelini oluşturur!”
Osmanlı’nı çöküşünü durdurmak için ülkenin dilinin Arapça olması düşünülmüş. Sultan Abdulhamit bunu uygulamaya koymak istemiş, milliyetçi aydınlar ayaklanmışlar buna karşı “ikdam” gazetesini kurmuşlar.
Sultan Abdulhamit dönemi şeriatın en çok konuşulduğu dönemdir. “Şeriatı geri getirelim” sözleri her yerde cari bir şekilde konuşuluyordu. Garabet şurada: Getirecekleri şeyi zaten yaşıyorlardı.
Osmanlı devletinin temelinde zengin bir dini sınıf her zaman var olmuştur lakin 18.yy.’da Osmanlı ulaması zaten çökmüştü. İlahiyat kurumları bu çöküşün önünü alamamışlardı; çünkü mezhep buna müsaade etmiyordu.
Osmanlı kanunlarının altında şöyle bir cümle vardı: “Eğer bu kanunlara uyulmazsa ne şefkat ne de ikbale ulaşılamaz!”
Bu yeteneksizlik ideolojilerde de yaşandı. Türk Marksistleri bütün dünyada Marksist teoriye katkıda bulunanların en yetersizleriydi. Parlak bir zekâ ama düz yetenekleri vardı. Düz bir yetenek Türk solunun belirgin vasfıdır. Bu da bu kesimde derin ve kapsamlı düşünceyi pörsüledi.
Acaba bir fikir siyasal yapıyı ne kadar şekillendirir? Bir ülkede kültür tarihinin merkez yerleri ne kadar yaygın olursa, o zaman hem aydınlanma hem büyük fikir akımları olur.
Bir ülkede kıran kırana kültür merkezleri olmalı. Fikirler velvele yaratmalı. Fikir adamları böyle yerlerde yetişir. Felsefe geleneği ancak böyle oluşur.
Felsefe geleneği olmayan toplumlarda, anlatımlar açıklayıcı gücünü yitirir.
-
Hasan Kanaatlı: Yurt dışında kullanılmak üzere propaganda ve açıklama başlıkları…
-
Erkan Saltan: Sabrın sonu; tebessüm…
-
Özgür Özel’den ara seçim çağrısı: ‘Bu millet artık bir devri kapatmak, yeni bir devri başlatmak istemektedir’
-
IMF, savaştan dolayı bu yıla ilişkin küresel ekonomik büyüme tahminini düşürdü
-
Siverek’te lisede silahlı saldırı: 16 yaralı var, saldırgan hayatına son verdi
-
Çin’den ABD’ye Hürmüz çıkışı: ‘Abluka tehlikeli ve sorumsuz’
