Hasan Kanaatlı: “Özgürlük!”
Hasan Kanaatlı
Yahudilerde, Hıristiyan ve Müslümanlardaki gibi “Teoloji” yoktur! Onlar der ki, biz Tanrı’yı tarihî metinlerde görürüz tabiatta değil. Bundan dolayı onlar, bizim Peygamber dediğimiz Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman vs. ye “Peygamber” değil “Kral” derler! Çünkü onlara göre, “Kral” dedikleri bu şahıslar, tarih yaptılar!
Bizler ise tam tersi Allah’ı, tabiat ve doğada görmek isteriz!
Kimileri bu yüzden panteist bile oluyorlar! Örneğin Spinoza bir Panteisttir.
Albert Einstein der ki:
“Ben dindarım ama, sizin gibi bir dindar değilim, dinsiz bir müminim!”
Albert Einstein’a sormak lazım:
– “Peki bu nasıl oluyor? Hem dinsizim hem de müminim! Bir Tanrıya inanıyorum ama O, asla sizin inandığınız Tanrı değildir diyorsun! Peki sem kimin Tanrısına inanıyorsun?”
Cevaben diyor ki; “Spinoza’nın Tanrısına inanıyorum!”
Bildiğiniz üzere Spinoza da bir Panteist Yahudi’dir!
Spinoza’nın temel karakterinin ateist olduğu da söylenmektedir. Oysaki öyle değildir! O bir Panteisttir.
“Panteizm”; Tanrının tabiata sindiği en ileri formu temsil ediyor! Yani onlara göre evrendeki her şey, bir Tanrısal öz taşıyor! Bu da “her şey Tanrıdır” demek olmadığı gibi, “Tanrı yoktur” demek hiç değildir!
Panteizm diyor ki “ben; Tanrı’yı yasa/kanun olarak görüyorum!” Yani diyor ki “doğada bir mükemmellik vardır”
Spinoza’nın bu Tanrısı biz Müslümanların “bizi gören, duyan ve hesap soran kişisel sıfatlar atfettiğimiz Tanrı’dan farklıdır!” Ama yine de ortada bir “Tanrı” kavramı vardır!
Yani şayet “Özgürlük” kelimesini çıkarır iseniz, tüm felsefenin insan, Tanrı, doğa ve tarih tasavvuru etrafında döndüğünü görürsünüz.
Örneğin Allah evreni yaratırken, felsefedeki gibi nedensellikle zorunlu olarak mı yarattı ve bir determinizm (belirlenimcilik/Cebir) var mı yok mu tartışmalarında, bütün kelamcılar, Allah’ın iradesini özgürce kullandığını söylemekteler.
Yani Kelamcılar arasında, özellikle de Maturidi ekolünde çok bariz bir şekilde bu konu söylenir ve derler ki:
– “Allah insanın irade ve Tab’ını (doğal eğilimlerini) karşı karşıya getirir! İnsanın hiçbir eylemini (iradî eylemini) zorunlu olarak icra etmez. Ama tab’ı (doğal eğilimleri/mizacı), onu bazı şeylere zorlayabilir!”
Yani insanın tabiatı, zorunlu olarak kendisine bir şeyler yaptırabilir. Orada zorunluluk olabilir! Fakat irade söz konusu olunca, insanda bile özgürlük vardır. Dolayısıyla Tanrı’ya giderseniz, inkârı mümkün değildir!
Yani yaratmaya bile özgürlük kavramıyla başlıyoruz. Özgürlük yoksa, istediğimiz anlamda bir Tanrı da yoktur! Öyle bir durumda o Tanrı, her şeyi icbaren yapan bir Tanrı olur!
İbn Arabi’nin şöyle güzel bir sözü vardır:
– “İnsan için göz bebeği ne ise, Tanrı için de insan odur!”
Yani insanın başına bir şey geldiği zaman tab’an (gayri ihtiyari olarak) ilk önce gözlerimizi koruruz.
Tabi ki İbn Arabi’nin bu sözü bir kurgu da olabilir. Nitekim İbn Arabi’nin “et-Tenezzülü’l- el Mevsiliyye” (Musulda bana nazil olanlar) isimli 30 sayfalık bir kitabı da vardır. O eserinde “Musul’da bana şunlar şunlar nazil olmuştur” der ve hepsinin de onun kurgusu olduğu bilinir!
İbn Arabi Bakara 35’te geçen “şecere/ağaç” kelimesini de çok güzel semantik bir şekilde tefsir etmiştir. Yani kendisi bir filozof olmasıyla birlikte, tefsirinde “tasavvuf” terminolojisini kullanmıştır.
İbn Arabi, “Şecere” kelimesinin “parçalanma-ayrılma” anlamına geldiğini söyler! Nitekim Kuran’daki başka ayetlerde de bu anlamda kullanılmıştır. Âdem ile Havva’nın da insanlığı savunmayı bırakıp cinsiyetlerini savununca ve böyle bir ayırıma gidince, içerisinde bulundukları duruma bu yüzden düştüklerini söyler! Yani “yüzyıllardır kadın ile erkeğin mücadelesi, bir düşüşün mücadelesidir” der!
O, bunu böyle söylerken, ünlü filozoflardan biri olan Aristo da “kadınların ruhu yoktur” der. Yani nasıl olur da İbn Arabi böyle derken, Aristo gibi kocaman bir filozof “kadınlar ruhsuzdur” der, bunun bu sözüne şaşmamak mümkün değildir!
Olimpiyat oyunlarını biliyorsunuzdur! Her dört yılda bir yaz-kış olimpiyat oyunları yapılır. Bu oyun “Olimpos dağı” ndan bir meşale ile başlar.
“Olimpos dağı” kutsal bir dağdır ve antik Yunan inancında Tanrıların yaşadığı dağın adıdır. Yani Tanrıların parlamentoları orada kurulur! Kutsal yağla Olimpiyat başladığı için, onun kutsallığını bozar endişesiyle, kadınlar ne oyuncu ne de seyirci olarak arenaya alınmaz. (Tabi ki bu söylediklerimiz M.Ö 800’lü yıllardaydı, şimdi bu durum kaldırılmıştır!) İşte bu durum, İbn Arabi’nin “şecere/parçalanma” dediği kültürün farklı bir fotoğrafıdır!
Evet, İbn Arabi’nin bu şecere yorumu da yaratıcı bir yorumdur! Bundan dolayı bence İbn Arabi’nin bu sözünü önemsemek lazım!
Tabi ki bunun tam tersi de vardır. Yani Tanrı’nın gözbebeği olabilecek liyakatte insanların bulundukları gibi, O’nun belası olabilecek insanların da bulunduklarını kabullenmek gerek!
Yeryüzüne baktığımızda Musa, İsa ve Hz. Muhammed’in varlıklarını da biliyoruz, Firavun, Nemrut, Ebu Cehil vs. gibilerinin hala dahi var olduklarını da görüyoruz!
Dolayısıyla; tarihsel kimlikler, “kimlik” itibariyle tarihseldirler ama, kişilik itibariyle bugünün adamıdırlar! Yani örneğin tarihsel kimlik olarak Ebu Leheb, Hz. Peygamber (sav)’in amcasıdır. Kendisini desteklememiş ve arkadan vurmaya kalkışan bir adamdır! Kimlik olarak bitip gitmiştir, fakat kişilik olarak Ebu Lehebler ortalıkta dolaşıyorlar! Keza Firavun da tarihsel bir kimliktir. Osmanlı ve Sasaniler gibi bir hanedanlıktır. Dolayısıyla kimlik olarak tarihte kalıp, kişilik olarak günümüzde aramızda olan nice hanedanlar da vardır!
Şayet Kuran-ı Kerim’i tasnif edersek, yani birey, toplum, tarih ve medeniyet perspektifinden Kuran’a bakıp onu okumaya çalışır isek, örneğin birey perspektifinden baktığımız zaman, ciddi bir psikoloji ve psikiyatri arka planına sahip olmamız gerek. Çünkü Kuran’ın inanılmaz insan tahlilleri vardır! Aynı zamanda, o bireyleri topladığı zaman bir toplum meydana getiriyor!
Yani direkt olarak Kuran’ın bir toplum tasavvuru yoktur, fakat bireyler üzerinden bir toplum tasavvuru vardır! Zira, direkt toplum tasavvuru faşizm demektir! Mahalle baskını gibi olur!
Yani bir topluluk düşününüz. Bu topluluk içerisinde azıcık aykırı davranan birisi çıktığı zaman, o topluluk derhal onu dışlar. Öldürmese ve boğmasa bile yine de dışlar. Bu da büyük bir cezalandırmadır!
Bu konu Kuran’da “La Misase/temassızlığın vardır/Bana dokunma” (Taha:97) diye geçer. Yani Hz. Musa’nın Samiri’ ye verdiği bu cezanın aynısını topluluk ona verir!
“La Misas”; “temassızlık” anlamındadır. Hz. Musa (as) Samiriye:
– “Sana temassızlık cezası veriyorum” diyor. Yani “bundan sonra seninle göz teması kurulmayacak, asla toplum içerisinde gözükmeyeceksin, asla sana selam verilmeyecek. Sen artık sessel ve temassal dokunulmazlık cezasına çarpıldın. Bu camianın bundan sonra bir parçası sayılmayacaksın!”
İşte bu, korkunç bir ceza şeklidir!
Bu ceza türü Tövbe suresinde de geçer. Hz. Peygamber (sav) de kimi sahabesinden savaşa katılmayıp mazeret beyanında bulunmayanlara aynısını uyguladı. Daha doğrusu Allah talep etti.
Sahabeden o cezaya çarptırılanlar diyorlar ki, “dünya bize dar gelmişti”. Zira “temassızlık” korkunç bir ceza yöntemidir. Genelde dindar topluluklar kendi mensuplarına bu cezayı veririler!
Bu cezayı Hıristiyanlar da Spinoza’ya uygulamışlardı. Spinoza henüz 24 yaşlarında iken onu “Herem” ettiler. Yahudilikteki “Herem” denilen şeyin Hıristiyanlıktaki karşılığı “Aforoz” dur! İslam’daki karşılığı ise “Tekfir” dir.
Bu üç inancın içerisinde en ağır olanı, Müslümanların verdikleri “tekfir” cezasıdır! Zira “tekfir” de önce insanın hanımı boş oluyor, sonra mal ve mirasından mahrum bırakılıyor, daha sonra da gerekirse canı alınıyor. Bu işlemler ile onu hemen hizaya getiriyorlar.
Kısaca söylemek gerekirse, hangi inançtan olursa olsun, o inanca mensup olanlar içerisinde bir toplum teorisi kurduğunuzda, toplumsal söylem derhal “faşizm” yaratıyor.
Bundan dolayı diyorum ki, özgür bireylerin yarattığı toplum, yaratıcı toplumdur. Kimsenin gırtlağını sıkmaz!
Aksi taktirde bir toplum ortaya koyar da onlara bir misyon yüklerseniz, önce kendi fertlerini hizaya getirir ve onu sorgulama gücünde olmaz, arada ezilip gidersiniz!
Toplum, her zaman faşizan (baskıcılık) kullanmaya meyyaldir! Onu denetleyecek kanun ve kurallar var ama, ondan önce “merhamet” olmalıdır! Oysaki toplumun gelenek ve göreneklerine aykırı davrandığı taktirde, anne-babası dahi, çocuğuna özgürlük hakkı tanımıyor. Azıcık farklı düşündüğü zaman, gırtlağını sıkıyor! (Tabi ki fiziksel anlamda gırtlağını sıkmayı kastetmiyorum!) Yani farklı bir düşünceye imkân vermiyor! Dinden ya da kültürden çıkarsın diyor vs.!
Dolayısıyla önce birey, sonra toplum ve daha sonra da o toplumun tarihi gelir! Tabi ki tarihi yapan tek bir kişi değildir, bir toplumdur!
-
Hasan Kanaatlı: “Özgürlük!”
-
Rusya’dan Japonya’ya Kuril Adaları tepkisi: “Rus toprağı olarak kalmaya devam edecek’
-
Trump, 100 bin dolarlık Truth API servisi nedeniyle dava edildi
-
Putin’in tartışmalı Kuril Adaları’na ilk ziyaretine Tokyo’dan sert tepki
-
Pentagon: ABD’nin Yemen’de Husilere yönelik saldırılarında 150’den fazla sivil öldü
-
Fethiye’de tur teknesinde yangın çıktı: Yüzlerce kişi zor kurtuldu
