Varoluşçuluk Velvelesi…
Han Ayvaz Adıgüzel
hanayvazadiguzel@gmail.com
İkinci dünya savaşından sonra bütün aydınlar arasında “varoluşçuluk” velvelesi yaşandı. Bu bir felsefe çıkışıydı. “Varoluşçuluk felsefesi!” yani önce insan var sonra insanın özellikleri.
Eğer özellikleri yoksa, yani o insanın düşüncesi, ilgisi, eylemi, bireyselliği, toplumsallığı vb. yoksa o sadece vardır ama oluşmamıştır, ortada bir varoluş yoktur.
Sonuç şudur: Allah insanı var kılar ama o kendini oluşturur.
Bu düşünce on yıllarca sürdü, bütün dünyada temsilcileri oluştu. Mesela: Albert Camus, Heidegger, vb. Ülkemizde, Hilmi Ziya Ülken, Ahmet Hamdi, Oğuz Atay vb.
Ülkemiz insanı hamaset dairesinden pek çıkamadığı için bir oluşum içinde olamadılar. İşi dualarla götürüyorlar. “Allah’ım kahru perişan eyle” gibi veya “ilahi adalet tecelli edecek” gibi. Halbuki bu duaları kalbinden geçirirsen de olur. Bunlar bir iş değil.
Alıngan ve araştırma korkakları baba dinli oluyor.
Herkesin bir kavrayış seviyesi vardır. Hamaset dairesinden çıkamamak çocukluk hastalığıdır. Onlar idealizmle yatar kalkarlar, realizm onların nesine?
Sistem adına yazıp söylemek bir oluş çizgisidir.
Kur’an bir sistem için üç unsur sunuyor: “Kitap, terazi ve demir!” Acaba bunların açılımı nedir? “İlim, adalet ve askeri güç!” Sistem, inkılaplarla desteklenmeli. Devrim yetersiz gelirse adalet yetersiz gelir. O zaman halk şöyle demekte gecikmeyecektir: “Ya adalet devleti ya yeniden devrim!”
Çin ve Rusya bunu demediği için adalet gerçekleşmedi, sosyalizm bitti. Devrim durdurulunca devletin mantığı değişir. Onurlu bir mantık devletin mantığına teslim olmaz.
Toplum iyi eğitilmezse o toplumun gençleri hamaset sözleriyle avarelik eder durur. Sağlam ve dürüst bir doküman eser okumazlar, herhangi bir konuyu etüt etmezler.
Devrim tamam oldu şimdi adalet zamanı gibi sözler bukalemun sözleridir. Devrim mahşere kadar tamamlanmaz, İslam süreklilik arz eden bir dindir, adalet ve yüksek ahlak için. Adalet ve devrim adına insanlar hep aldatılmıştır. Buna sebep; kişinin devrimci bir bilince sahip olmayışıdır.
Bilmek lazım gelir ki, karşı gücün işi hep aldatmaktır.
Karşı direnişle insanlar kontrol altına alınır. Düşünce kuruluşu merkezlerinde bununla ilgili veri tabanları oluşturuluyor.
Mesela: Bir ülkede mega şehirler tespit edilir, oraya yatırım yapılır, sanat merkezi ilan edilir. Şiddetli pahalılıklarla oranın yerli halkı göç ettirilir ve oraya dışardan göçler gelir ve orası uluslararası korunmuş şehir statüsü altına alınır. Artık bu yer hiçbir merkeze bağlı değildir. Merkeziyetsiz bir kent!
Böylece insanların ülkesi o şehirlerden kontrol edilir bir haldedir. Şehirler sana değil sen şehirlere bağlısın. Bırak farz namazlarını, istersen sünneti bile kaçırma.
Bu kontrol alma bütün dünyada uygulama halindedir. Seçilen şehirlerin ulusal bağları yok ediliyor. Milliyetsiz, vatansız, ailesiz bir şehir. Toplama toplum şehirleri! Ayrıca bu şehirlere “Morkomünizm şehirleri” de diyorlar.
Kontrol altına alma yıkıcı bir psikolojik savaştır. Psikolojik yıkım, fiziki savaşa benzemez. Fiziki savaş bir harekettir. Her hareket bir değişim getirir. Psikolojik savaşın tamiri birkaç nesli alır.
Küresel beynin göç alan ülkelere emri şudur: “Ya vur ya vurulacaksınız!”
Sivil toplum kuruluşları küresel güçlerin eylem binalarıdır. Karşı güçlerin jeopolitik hedefleri şudur: Bazı ülkeleri silkeleyin ve ulusal devletleri silin. Bu güçler tarafından bütün ülkeler test edilmektedirler.
Milletler savaşında her zaman bir tarih kesintisi yaşanır ve yeni sahneler şekillenir. Kimler tarihin dışında kalacak? Bu endişe tarihe hep hakim olmuştur.
Kurtuluş, istikamet ve istiklal anlayışında yatmaktadır.
-
Neşe Doster: Okurlarımın dikkatine! Bugünkü yazımda geçmişle gelecek geçit töreni yapacak…
-
Kuzey Kore çok sayıda balistik füze denemesi gerçekleştirdi
-
İspanya Başbakanı Sanchez, uluslararası solu Barselona’da topladı: Hedefte Trump siyaseti var
-
Antalya Diplomasi Forumu: Ortadoğu’daki gelişmeler ele alındı
-
İran: ABD ile görüşmelerde ilerleme kaydedildi ama taraflar hâlâ anlaşmadan uzak
-
Recep Genel: Çaresizlik…
