Allah “Müheymin/Gözeten”dir!

-İslâmî Yazılar - 22 Şubat 2025 00:01 A A

Hasan Kanaatlı

h.kanaatli@hotmail.com

Arapçada “Müheymin”; “gözeten” anlamındadır (gözetleyen değil!) Allah’ın bu sıfatı, müthiş bir sıfattır! Kuran-ı Kerimde O’nun bu sıfatı şu şekilde geçer:

-“O, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah’tır! Hükümrandır, münezzehtir, esenliktir, mümindir, müheymindir (gözetendir), üstündür, cebbardır ve uludur. Allah, ortak koştukları şeylerden münezzehtir!” (Haşr: 23)

Kuran’ın kendisi de müheymin (kendi içinde yer alan hakikatleri gözeten) olduğu için, biz Müslümanların da “Müheymin” (yani gerçekleri gözeten) olması gerek!

Kısacası, (bir tek Allah ismi dışında) Kuran’da geçen ve Allah’a ait olan 99 sıfatın aynısı insanlara da aktarılabilir. Nitekim İslam peygamberi’nden (sav) nakledilen: “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanın” hadisinin başka bir formu olan bu sıfatları, insanlar kendi üzerlerinde tecelli ettirmelidirler! İşte dinin fonomolojisi (görülmeyen tarafını görünür kılan şey) budur! Allah’ın sıfatlarını ancak bu şekilde görünür kılabilirsiniz! Yani aç olan birisine rızık verdiğinizde Allah’ın “Rezzak” ismini siz kendi üzerinizde tecelli ettirmiş olursunuz! Hasta birini doktora götürüp muayene ettirir ve tedavisini yaptırır iseniz, Allah’ın “şafi” ismini siz kendi üzerinizde tecelli ettirirsiniz vs.! Dolayısıyla burada, insan üzerinde iş yapan bir Allah söz konusu oluyordur! Ve yine burada insan denilen bu varlığın ne kadar da değerli olduğu bilinmektedir! Onun için diyoruz ki insan yoksa, bu hayatta bir eksiklik ve hayatın bir parçası eksik olur!

Yani insan, her şeyi kendisi için biçmelidir. Çünkü Allah’ın planında insanın yapacağı işler biçili değildir. O işlere, sizin kendiniz kendinizi atayacaksınız. “Şafi” mi olacaksınız, “razık” mı olacaksınız, “alim” vs. mi olacaksınız, bunlar bütünüyle insanların kendisine bırakılmıştır! Bunun örneğini Hz. Musa üzerinden verebiliriz!

Hz. Musa (as) genç iken vurup bir Mısırlı Kıpti’yi öldürmüştü. Ayetin dediğine göre Musa’nın onu öldürme nedeni, henüz ona hikmet ve ilim verilmemiş olmasıydı!

-“Olgunluk çağına ulaşınca, ona (Musa’ya) hikmet ve ilim verdik. İşte iyileri böyle mükafatlandırırız!” (Kasas: 14)

Biz bu ayetten şunu anlıyoruz; toplumun içine çıkan bir adamın, başkalarına hasar vermemesi, zararı dokunmaması, trafikte camı açıp ötekisine küfretmemesi, elinde levye ile söz düellosuna girdiği adama saldırmaması için, kendisine hikmetin ve furkan’ın öğretilmesi gerek! Hikmet ve Furkan’ın ne olduğu güzel bir dille insanlara anlatılması ve kültürümüze yedirilmesi lazım! Şayet böyle yapar isek, kimse Musa gibi davranmış olmayacaktır!

Musa o adamı öldürdü, sonra kaçıp Medyen’e gitti. Şuayb’ın kızıyla evlendi. On yıl sonra Mısır’a geri döndüğünde ve kendisine “öldürmeyeceksin” emri (on emir) geldiğinde Rabbine;” bunu ben halka nasıl söyleyebilirim ya Rab! Ben adam öldürdüm” dedi. Yani ben bir katil olmakla birlikte, insanlara gidip nasıl “adam öldürmeyeceksiniz diyebilirim” dedi!

Evet, bir insan hata yapabilir ve hatta en büyüğünden günah da işleyebilir! Yapılması gereken şey, Kuran açısından işlediği o günahın cinsinden tövbesini yapmasıdır! Yani adam öldürmenin kendi cinsinden tövbesi, insanı yaşatmaktır!

Allah Teala Musa’ya dedi ki, mademki sen bir kişiyi öldürdün, onun tövbesi olarak bundan sonra Firavun tarafından öldürülmeyi bekleyen ne kadar insan varsa, onları ölümden kurtarıp yaşatacaksın! Musa da öyle yaptı! Mısır’dan on binlerce İsrailoğullarını kızıl denizden geçirip Sina çölüne getirdi ve onları Firavun’un öldürmesinden kurtardı! Nitekim Kuran’da da geçtiği üzere Musa ellerini havaya kaldırdığında, elleri bembeyaz olarak parlıyordu! Bunun, Musa’ya verilmiş bir mucize olduğunu düşünenler vardır. Fakat bize göre böyle bir düşünce hatadır. “Yed-i Beyza/Beyaz el” onun, kendi ellerine bulaştırdığı o adamın kanından on binlerce insanı ölümden kurtarmak ile yıkadığının bir işaretidir!

Kısacası Allah burada, bu Musa olayını örnek vererek bizim üzerimizden bir dünya kuruyor.

Allah’ın sıfatlarını kendi üzerimizde tecelli ettirdiğimizde, aç olan birini doyurduğumuz zaman doyuruyor, aksi taktirde o canlı acından ölüyor! Allah’a diyebiliriz ki Ya Rab! Sen “Rezzak” değil misin? “Rezzak” olduğuna göre bunun rızkını sen versene? Bu canlı acından ölüyor!

Böyle bir sözü Allah’a söylemek ahlaksızlıktır! Çünkü bunu senden isteyen Allah’tır! Bu, bir tür Allah’a iş buyurmaktır. Ayrıca gayet açık bir şekilde Allah sana şunu söylüyor:

-“Size ne oluyor ki zayıf ve aciz erkeklerle kadınlar ve çocuklar, Rabbimiz bizi ahalisi zalim olan şu şehirden çıkar, bize katından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla deyip dururken siz, Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa: 75)

Günümüzdeki Gazze gibi! O mazlum halkı oradan çıkarmayı ve onlar için savaşmayı Allah senden istiyor! Biz de bunu Allah’tan istiyoruz! Ve diyoruz ki; Ya Rab! Onlara niçin yardım etmiyorsun? Niçin o çocuk, kadın ve yaşlılara acımıyorsun?

Dolayısıyla, ayette çok ciddi bir iş buyuruluyor, ama biz de onu Allah’a buyuruyoruz! Aynen Yahudilerin Hz. Musa’ya dediklerini diyoruz. Çünkü onlar Hz. Musa’ya şöyle demişlerdi:

-“(Ey Musa!) Sen ve Rabbin gidin ve savaşın, biz burada oturacağız” dediler! (Maide:24)

Oysaki Allah’ın kulu, Allah’ın koludur! Allah, bu türden toplumsal meseleleri kullarının eliyle icra eder!

Kur’an-ı Kerim, cennetliklerden söz eder. Bence cennet bir simülasyondur! Evet, orada köşk, ırmak, huri vs. vardır, bunlara bir sözüm yoktur! Ve hep bunlardan söz ediyoruz! Fakat Kuran’ın “cennetliklerin” kimler olacağından söz ettiği gibi söz etmiyoruz!

Kur’an-ı Kerim cennetliklerden söz ederken, onların kalplerindeki kini, düşmanlık ve kıskançlığı söküp attığından da söz eder! Ve ancak kalbi temiz olanların cennete girebileceklerinden bahseder. Fakat bizler bunların hiçbirinden bahsetmeyiz! Dolayısıyla insanların birbirlerine karşı kalplerinde oluşturdukları bu kötü hasletleri söküp atmadıkça, onların cenneti düşünmeleri, hayalden öteye bir şey değildir! Çünkü bu insanlar cennete girme şansını yerine getirmemiş oluyorlar! Dolayısıyla, simülasyon denilen şey budur! Bundan dolayıdır ki, Kuran’da şöyle buyuruluyor:

-“Ey Rabbimiz! Bizi ve iman etmekte bizden öne geçmiş kardeşlerimizi bağışla ve iman edenlere karşı kalplerimizde bir kin bırakma! Kuşkusuz, sen şefkatlisin ve sürekli merhamet edensin!” (Haşr: 10)

Kuran, “bağışlama” dan söz ediyor. Peki kim bağışlanır? Tabi ki günah işleyen ve hata yapan bağışlanır! Buradan her kesin insan olduğunu unutmamak lazım!

Şayet “gelecek geçmişin bir devamıysa” ve bizler de mesela Kerbela, Sıffin, Cemel vs. gibi geçmişe gidip oralarda zihnimizi ve dilimizi zehirleyeceksek, ümmet olarak oralardan beslenmeyi ve zehirlenmeyi terk etmeliyiz. O zehirli dili düzeltmeliyiz! Yani bizleri rekabete sokan ve ötekileştiren bir dilden kurtulmalıyız! Fakat geleceğimizi inşa etmek için de geçmişimizi olaylar üzerinden değerlendirip dersler almalıyız! Yani bir tarih, şayet o tarih içerisinde vuku bulan olaylar üzerinden okunur ise, bir anlam ifa eder, yoksa o olayları bilip ondan dersler çıkarmadan, yalnızca insanı karşısındakilere saldıran bir makine haline dönüştürür!

Dolayısıyla bir milletin hafızası, o milletin geleceğini hiçbir şekilde ipotek altına almamalı ve boş da bırakılmamalıdır! Çünkü insan hafızasıyla vardır!

Yani bizler bir anlamda “a’raf” tayız! A’raf; “artık olmayan ile henüz gelmeyenin arasında olmak” demektir!

Yani örneğin, şayet saat şimdi 10.30 ise, saat 11 00 henüz yok demektir. 11 00 tamamıyla bir plandır! Gerçekte 11 00 ve onun geleceği diye bir şey yoktur! Fakat 10 30 vardır ve mevcuttur! Hasılı insan hafıza ve vücuttan oluşur! Geçmiş hafızadır ve hafıza, İster kişisel ister toplumsal olsun, her ikisi de risklidir!

Şöyle düşünelim: Acı yaşayan biri her gün oturup o acısını düşünürse, hasta olur ve sonunda da ölüp gider! Bir millet de öyledir! Şayet bir millet geçmişteki bir kaybının acısını sürekli düşünüp durursa, o millette de yok olup gider!

Dolayısıyla geleceği, ister geçmişin bir devamı olarak ele alalım ister geçmişten bir kopuş olarak kabul edelim, sürekli yeni bir hikâyeye ihtiyaç vardır. Bizler, hangi kelimeleri dolaşıma sokarsak, yeni bir dil ve yeni bir gelecek yaratma potansiyeline sahip oluruz! Şayet “akıl” kelimesine düşman iseniz ve o kavramdan hoşlanmıyorsanız, demek ki geleceğiniz ipotek altındadır ve çok tehlikelidir! Şayet yenilik ve modernlik kelimelerine de düşmansanız, yine aynı durumdasınız!

“Modern” kelimesini felsefeye sokan adam Hegel’dir! Şöyle der: “İnsan, geleceğe açık bir varlık mıdır değil midir? Çünkü gelecek risk içerir! Yani insanın; “mevcudu geride bırakır isem, acaba onun yerine ikame edeceğim şey daha iyi durmuş olur mu?” endişesi, onu yerinde sabitler ve bu da tehlikeli bir şeydir!”

Bazıları (ister dinci ister dindar fark etmez), akıl denildiği zaman bunu tehlikeli kabul ederler. Hatta “akıl” diyen adamı bir kenara iteklerler! Oysaki bizim geleneğimiz, ister Zekeriya er- Razi’nin “el- Tıbbi’r-Ruhani” isimli kitabındaki söylediği gibi ya da Gazali’nin “Müşkilatü’l-Envar” isimli eserinde dediği gibi, her ikisi de akıl ile ilgili aynı cümleyi şöyle ifade etmiştir: “Akıl, Allah’ın yeryüzündeki terazisidir!” Yani aklın kullanılmaması, yeryüzünde teraziyi kullanmama talebidir!

Yenilik ve modernliğe açık olmak da önemlidir! Yeni olan ile eski olanı karşılaştırdığınızda, bizim geleneğimiz eski olanı öne çıkarır! O halde, siz bu düşünceyle geleceği ne kadar kurtarabilirsiniz ya da geleceği ne kadar kurabilirsiniz? Böyle bir bakışla, gerçekten bir gelecek kurma kabiliyet ve kapasiteniz olur mu? Çünkü bizim geleneğimize göre eski olan yeni olandan iyidir! Oysaki öyle değildir.

Hz. Peygamber (sav)’in şöyle bir hadisi vardır:

-“Çağların en hayırlısı benim yaşadığım çağdır, sonra onu takip eden, sonra onu takip eden çağdır!” Yani gittikçe bir “Dekedans”, bir çöküş ve aşağıya doğru bir iniş olur!

Şimdi şayet, bu bir tarih tezi okumasıysa, o taktirde gelecek kötürüm oluyordur! Oysa biz dedik ki, Hz. Peygamber’in (sav), öz olarak insanlıkla buluşturduğu şey, her şeyin özüdür, formu değildir! Yani peygamberler adaletin, millet olmanın, merhametin, hemgamlığın , insan ve toplum olmanın özünü getirmişlerdir, bunun adı da “hidayettir!” Daha açıkçası bir incir çekirdeğinin özü hidayettir! Onun yöneleceği şey ise, incir ağacı, ağacın dalları, budakları, yaprakları, yağı, kokusu ve aromasıdır!

Peygamberler, çekirdek olan insanlığı her şeyle buluştururlar, çünkü insanlık bir hidayet kitabıdır! Yani peygamberler sizi o yola (insanlığa) sokarlar, fakat elinizden tutup yolun sonuna kadar sizi götürmezler! Sizi yalnızca o yola sokarlar! Doğru rota burasıdır derler! Tıpkı incir ağacının ne anlama geldiğini onun çekirdeğine kodlaması gibi kodlarlar!

Dolayısıyla, diyebiliriz ki Hz. Peygamber (sav)’in asrı, bütün bu çekirdek ve özleri insanlarla buluşturması yönünden asırların en hayırlısıdır! Yani peygamberimiz gelmiş ve o değerlerin çekirdeklerini bizlerle buluşturmuştur! İşte bu hayırdan daha büyük hayır olamaz! Fakat onların farklı coğrafyalarda ve farklı formlarda tekâmül etmesi, (gelişmesi), Hz. Peygamberin kendi döneminde bile mümkün olmayabilir! Ki, çoğu konu da öyledir zaten! Diğer bir ifadeyle, adaleti öz olarak getirip bizimle buluşturan Hz. Peygamberdir. Fakat diyebiliriz ki, onun en üst formunu o dönemin insanları dahi icra edememişlerdir!

Örneğin Peygamber (sav) Mekke’den getirdiği şahısları Medineliler ile, insanlık tarihinde eşi ve benzeri olmayan bir şekilde “kardeş” ilan ediyor! Yine Peygamber Medine’ye geliyor! Gelişinin ikinci yılında bir sözleşme metni hazırlıyor. Medine pazarını düzenliyor! “Pazara getirilmeyen bir malın dışarıda pazarlığı yapılamaz” diyerek, bir malın kayıt altına alınması fikrini her kese aşılamış oluyor!

Medine pazarının düzenlenmesi gerçekten ilginç bir şeydir! Pazar yerinde Müslümanlar nerede duracak, gayri Müslimler nerede yerlerini alacak, içki içmek onlarda helal olduğu için onu satabilmeleri için seslerini yükseltmeden satacak! (Yani burada içki var diye bağıramazlardı!) Çünkü Pazar yeri düzenlemesi kamusal alan düzenlemesidir! Kamusal alan da Müslümanlara göre düzenlenmelidir! Çünkü bölge, onların bölgesidir!

Hz. Peygamber (sav)’in döneminde gerçekleşmeyen adalet vs.nin formunu bugün gerçekleştirmek kolay mı? İşte insanı mutlu edebilecek şey budur! Yani peygamberin getirdiği öz değerleri formatlamaktır! Saadet ve mutluluk ancak böyle elde edilir! Yoksa hala bile cariye ve köle diye tasnif ettiğiniz bir toplumda hangi eşitlikten bahsedebilirsiniz!

Öyle bir toplum, sınıflı bir toplumdur. Hiyerarşik bir toplumdur. Toplumun böyle olması yeni bir olay değildir! Gidin Eflatun’un dönemine orada da aynısı vardır! En tepedekiler yöneticilerdir, onların altındakiler askerler-komutanlardır, onların altındakiler de esnaflardır ve esnafların altında da hiç anmadığınız köleler yer almıştır!

Orta çağın bu hiyerarşik/sınıflı toplumu hakkında modern dönem diyor ki, bundan sonra dünyada artık hiyerarşik yoktur, eşitlik vardır. Bundan sonra rıza ve sözleşme vardır. Bundan sonra her kesin sözlü rızasını alacağım!

Şayet insanın olduğu yerde rıza yoksa, ister senin çocuğun olsun ister eşin ve şayet böyle bir rıza kültürü gelişmemişse, o aile ve mahallede “despotizm” oluşur! Sonrasında ise seçip devletin başına koyduğun adam despotluk yapar! Aslında o seçilen adam ile seçen adamın da bir farkı yoktur! Çünkü şayet kültür bunu üretiyorsa, birbirimizden bir farkımız olmamış oluyor!

Bir dini düşünce,  bir yerde bir ariza varsa, o arizayı gidermek için vardır! Şayet bir arizayı giderme amacı yoksa, bir peygamber niye gelsin ki? Ariza ise, “riza” kültürü olmayan bir yerde başlıyor!

Peki Hz. Peygamber (sav): “Benim çağım en hayırlı çağdır” sözünü niçin söylemiş? Acaba bunun çağı neden en hayırlı çağ olmuş? Çünkü peygamber, insanların yabancı oldukları terimleri getirip onların kültürünün içerisine koymuştur! 23 yıllık bir zaman dilimi içerisinde bunu bir yaşam haline getirmeye çalışmıştır. Ne kadar bunu başarmıştır? Tabi ki bizler bir kriter geliştirip peygamberin başarısını elbette ki ölçemeyiz! Çünkü Peygamberin kendisi bile diyor ki: “Ortada bir başarı varsa, bu Allah’ın başarısıdır!” (Hud: 88) Dolayısıyla, şayet o başarıyı ölçersek, sanki Rabbin başarısını ölçmüş gibi oluruz. Çünkü “Ve Rabbini yücelt!” (Müddessir: 3) diye Allah ona emretmiştir! Çünkü Allah ona; “yapıp ettiğin her şeyin arkasında Allah vardır, sen kendinden bir şey yapmıyorsun! Zira hedefi sana gösteren Allah’tır! Yaptıklarını kendi başarın olarak insanlara satma” demiştir!

Aslında başarıyı başkalarıyla paylaşmak insanı büyütür! Bundan dolayıdır ki Allah’ın Hz. Peygamber’e öğrettiği ilk şey; “bunu ben başardım diye insanlara bunu pazarlama” sözüdür!

Günümüzde de öyledir! Bugün her şeyde “ben, ben, ben” diyen bir insana, “tamam sen, sen, sen” der ve çekip gidersiniz! Bu, iletişim ahlakıyla alakalı bir şeydir!

 

-İslâmî Yazılar - 00:01 A A
BENZER HABERLER