Hasan Kanaatlı: Teolojik Kavga Doğru Değildir!
Hasan Kanaatlı
h.kanaatli@hotmail.com
“Din”; insanın varlık cevherlerinden yalnızca biridir! Nitekim “akıl”, “beden”, duygu”, “ahlak”, “toplum” ve “aidiyet iç güdüsü” de onun cevherlerindendir!
Söylediğim bu konuyu daha iyi anlayabilmek için birkaç noktaya işaret etmem gerekir!
Birincisi: İlk baştan arz edeyim ki ben, çoğulculuktan yanayım! Yani bir Hristiyan ya da Müslüman alim gibi “hak” kın tek bir din ya da mezhep ile sınırlı olduğunu düşünmüyorum! Zira “Yalnızca mutlak hak benim elimdedir” demek, yani “diğerleri mutlak batıldır” anlamına geliyor ve bu da doğru ve makul değildir!
Benim bu düşüncem, çağımızın kesinlik arz eden görüşlerinden biridir! Yani içerisinde yaşadığımız dönemdeki tüm filozof ve düşünürler, beşer aklının hakka ulaşmasının mümkün olmadığını söylerler! Dolaysıyla tüm din ve mezheplerde hem hak hem de batıldan bir kısım şeylerin bulunduğu bir vakıadır!
Hristiyanlıktan söz ettiğimizde, Müslüman alimlerin dedikleri “o dindeki bulunan her şey batıldır!” sözünü söyleyemeyiz! Çünkü “çoğulculuğa” iman etmek, bu gibi semavi dinlerin de “hak” üzere olduğunu kabullenmemizi icap ettirir! Fakat şu da bir gerçek ki Hristiyanlık, zaaf noktalardan da bütünüyle hali değildir! Kısacası elimizde her şeyiyle hak ya da batıl olan bir din ya da mezhep mevcut değildir!
İkincisi: Din ya da mezheplerin “hak” oluşuyla ilgili elimizdeki ölçü, “Ya gerçek ya da pragmatik” tir!
Gerçek ölçü, bilimle ilgili konulara hastır! Yani bilimin gerçek ölçüsü ile, dışarıdaki şeyi şu şekilde ölçebilme imkânınız olur; örneğin “yer küresi yuvarlak mıdır düz müdür?” Bunu gerçek ölçüsü vardır ve o da “bilimdir!” İşte buna “gerçek ölçü/delil” denir!
Şayet ilim, birtakım gerçeklerden söz eder ise, fakat söz ettiği o şey, dışarıdaki gerçekle uyum içerisinde olmazsa, o batıldır! Ayrıca bununla ilgili farklı okumalar da söz konusu değildir!
Fakat din ve mezhepler böyle değillerdir! Çünkü din ve mezhepler, “objektif” değil, enfüsi (subjektif) şeylerdir! Diğer bir deyişle bunlar (din ve mezhepler), hariçte var olan şeyler değildirler!
Örneğin gayp alemi öyledir! Daha doğrusu, varlığı hariçte olan şeyler, maddi (objektif) şeylerdir. Fakat Allah, ölüm sonrası hayat vs. gibi şeylerin tümü, bâtıni ve subjektif şeylerdir!
Kısacası ölçü iki kısımdır; ya gerçektir ve bu da ilimi konularda bulunur! Ya da pragmatiktir!
Gerçek ölçü ile ilgili örneği yukarıda verdik. Şimdi de pragmatik ölçüye gelelim:
İsa Mesih (as), kendisine sorulan bir soruya vermiş olduğu cevap içerisinde pragmatik ölçüyü şu şekilde elimize veriyor:
– “Havarileri İsa Mesih’ten soruyorlar:
– “Ey Rabbimiz/Eğitimcimiz! Senden sonra birisi çıkıp peygamber olduğunu iddia eder ise, onun doğru ya da yalan söylediğini nereden anlayacağız?”
Cevabı şu oluyor:
– “Onun yaptığı işlerin sonucundan onun nasıl biri olduğunu anlayacaksınız! Şayet yaptıkları “hayırlı” sonuçlar veriyorsa, o doğru sözlüdür! Şayet vermiyorsa, onun yalancı biri olduğuna hükmedeceksiniz!”
İşte İsa (as) açısından dinin hak oluşunun ölçüsü, “pragmatik” (hayırlı) oluşudur!
Yani bir din ya da mezhep, şayet kötü insanları iyi insanlar haline getiriyor, salih insan ve salih topluluklar oluşturuyorsa, biz o din ya da mezhebin hak ve ilahi olduğunu anlayacağız!
Elbette ki her din ve mezhebin kendine mensup insanları salih olarak yetiştirmesi, onun imkânı dahilindedir! Dolaysıyla, bizim elimizde, bir dinin ya da mezhebin hak olup olmadığını ölçecek, hariçte bulunan gerçek bir ölçü mevcut değildir!
Başka bir deyişle, din ya da mezhep, şayet akıl ile mutabık olursa, ne ala!
Örneğin din ya da mezhep, aklın kabul edeceği bir hükmü ortaya atabilir! Mesela “yöneticinin adil olması gerektiği” hükmünü verebilir! Böyle bir durumda, bir yöneticinin adil, zalim, diktatör vs. olup olmadığını, elbette ki hariçte ispat etmek mümkündür! Kimi olaylar da bunun gibidirler!
Evet, bazı hükümler hurafe ve aklın hilafınadır! Bizlere, bu gibi aklın hilafına olan hükümlerden uzak durmak ve batıl olduklarını beyan etmek gerekir!
Kimi zaman dinlerde akıl üstü olaylardan da söz edilir! Örneğin Hristiyanlar sürekli “teslis” (üçlü birlik) ten söz ederler! İsa Mesih’in Allah’ın oğlu olduğundan ve Allah’ın İsa’da tecessüm ettiğini gündeme taşırlar! Bu işler, ebetteki akıl üstü işlerdir, yani imanî konulardır ve aklî şeyler değildir! Bu da makuldür! Çünkü akıl, kendinin sınırlı olduğunu söyler ve şöyle der:
– “Benim sınırım, şu maddi alemdir, buradaki zaman ve mekân ile ilgilidir, ben yalnızca bunları algılama imkanına sahibim, zaman ve mekân üstü şeyleri, ölüm sonrasını idrak etmeye benim yetkim yoktur! Ben, ölüm sonrası için hüküm veremem!”
Dolaysıyla, bizler bu gibi durumlarda dine baş vururuz!
Tabiatıyla, akıl üstü olan dini olayların bazıları, elbette ki akıl üstü değil, akıl altı olaylardır, yani aklın zıddına olan hadiselerdir!
Örneğin ariflerin sürekli dedikleri keşif ve şuhut konusunun, kimi zaman doğru olduğunu görüyoruz ve makuldür de! Mesela İmam Ali bir sözünde: “Kendini bilen Rabbini bilir” der. Bunu gerçekte ispat etmek mümkün değildir! Ve yine buna “hurafe” de diyemeyiz! Ancak buna “imanî bir konudur!” diyebiliriz! Hristiyanların söyledikleri “teslis” konusu da bu sınıftandır! Çünkü burada da (ileride açıklanacağı üzere) tenakuz yoktur!
Kimi zaman da dini konular aklın zıddına olurlar! Bu türden konuları atmamız ve batıl olduklarını itiraf etmemiz gerekir!
Her aklın üstünde olan olay, “akıl üstü olduğu için” tabi ki ona teslim olmamalıyız. Örneğin Hristiyanlıkta “ilk günah” diye bir inanış söz konusudur! Yani “Âdem ilk günahı işledi ve bundan dolayı da alemdeki bütün insanlar günahkâr doğmaktalar, şayet vaftiz yapılmazlarsa direkt cehenneme giderler, çünkü bunların ilk dedeleri Âdem, örneğin Allah’ın yasakladığı elmayı yemiştir vs.!” İşte böyle bir inanç, Allah’ın adaletinin zıddınadır! Yani böyle bir inanç hem Allah’ın adaletiyle çelişiyor hem de akıl ile tezat arz ediyor! Dolaysıyla bizlerin bu “ilk günah” konusunu ya iman etmeyip reddetmemiz gerekir ya da tevil etmemiz icap eder!
İslam dininde de o gibi Allah’ın adaletiyle uyuşmayan ya da akıl dışı olan konular vardır! Örneğin İslam diyor ki, “cehennem, namaz kılmayanlar ve kıyamete inanmayanlar için sonsuza dek vardır!” Yani bu türden insanlar sonsuza dek cehennemde kalacaklardır! Oysaki böyle bir durum, Allah’ın adaletine terstir. Hatta bir insan suçlu olsa dahi, onun cezası, işlediği suça oranlı olmalıdır! Çünkü Kuran:
– “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür!” (Şura: 40) diyor! Hatta bir insan için kıyamet gününün varlığı ona sabit olmasa dahi, sonsuza dek cehennemde kalacak değildir! Çünkü Allah, zorbalık ile bir işi halletmez. Örneğin ayette şöyle geçer:
– “Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?” diye sorarlar. Onlar da şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılanlardan değildik.” “Yoksulu doyurmazdık.” “Sürekli batıla dalanlarla birlikte (boş konuşmalara) dalardık.” “Ve ceza gününü yalanlardık.” (Müdessir: 40-45)
Bu ayetin de ilahi adalete ve akla uyumlu bir şekilde tefsir edilmesi gerekir! Şayet birisi namaz kılmak istemiyorsa, siz ona zorla namaz kıldıramazsınız!
Peki, şayet bir insan için kıyamet günü sabit olmamış ise, o da mı sonsuza dek cezaya çarptırılacaktır?
Dolayısıyla arifler kıyamet, cehennem vs. gibi inanılması gereken şeyleri inkâr ederler! Çünkü onlar açısından bu türden cezalar adaletin zıddına olduğu gibi, aklın da üstünde olan konulardır!
Yahudilikte de Allah’ın adaletiyle uyuşmayan ya da akıl dışı olan hurafeler söz konusudur. Örneğin Yahudilikte, onların Allah tarafından yaratılıp tüm alemlere üstün kılınması inancı mevcuttur! Yahudilerdeki bu inanç konusu da hem adaletin zıddınadır hem de akıl dışı bir konudur! Çünkü Allah tüm alemi, İsrailoğullarına hizmet etsin diye yaratmaz! Yani böyle bir Allah, ırkçı olur! Oysaki alemin tümü Allah’ın mahlukudur, tümü de beşerdir ve Adem’dendir. Âdem ise topraktandır! “Hepiniz Ademdensiniz ve Âdem ise topraktandır!” (Hadis) Dolayısıyla, Yahudilerin bu inançları, aklın hilafına olduğu için onu terk etmeliyiz!
Ölüm ötesi hayat gibi aklın üstünde olan konuları ise dine bırakmalıyız! Yani ölümden sonra hayat var mıdır, yok mudur konusunu dine havale etmeliyiz ve din, şayet bize “evet ölümden sonra hayat vardır” diyorsa, ona inanmalıyız! Fakat Yahudiler “yoktur!” derler. Bazıları da “reenkarnasyon” un varlığından söz ederler! İşte bu türden görüşlerin tümü de gündem edilmiş görüşlerdir!
Üçüncüsü: Bütün alimler, dinlerin tamamının ihtiyaçtan doğduğunu ve toplumsal kültür ile uyum içerisinde olduğunu beyan etmişlerdir! Yani onlara göre dinlerin kaynağını oluşturan şey, toplumsal ihtiyaç ve o ihtiyaçla uyumdur! Gerek toplumsal ve gerek bireysel ihtiyaç olsun, her iki durumda da din ile toplumsal kültürün uyumu şarttır! Örneğin Nebi Muhammed “tevhit” üzere bina edilmiş bir din ile geliverdi! O dönemde Arapların şiddetle tevhide (birliğe) ihtiyaçları vardı! Zira 300’ün üzerinde puta tapıyorlardı! Bu da şirke ve tefrikaya sebebiyet veriyordu! Bundan ötürü de tevhit dinine (tek Tanrıya inanmaya) ihtiyaçları vardı! Yani o dönemin Arapları, tefrika bataklığına batmış bulunuyorlardı ve çok acil bir şekilde barışa muhtaçlardı! Bu ihtiyaçlarından ötürü, akıl ile de uyum içerisinde bulunan bu din (İslam) geldi! Çünkü putperestlik (şirk), aklın zıddına olan bir şeydir! Fakat “tevhit”, hem akıl hem de dönemin toplumsal kültürü ile uyum içerisindeydi! İşte tevhit dinindeki ölçü budur!
Yahudi halkı da öyleydi! Onların da muhabbet, maneviyat ve ahlaka ihtiyaçları vardı! Çünkü o dönemde, hepsi de maddiyatın içinde boğulup gitmişlerdi! Irkçılık, taassup, kibir vs. bataklığına saplanmışlardı! Öteki tarafta da Romalılar vardı ve kocaman İmparatorluk da onlardaydı!
Bu meyanda İsa Mesih’ten “Kayser’in hakkını Kayser’e, Tanrı’nın hakkını da Tanrı’ya veriniz !” sözü geldi. Çünkü gerçek ile uyum içerisinde olan buydu! Zira Yahudiler azınlıktı! Romalılar ile boy ölçüştürmeleri mümkün değildi! Dolayısıyla da uygunluk ve uyumluluk gerekirdi!
Fakat Yahudi toplumunun ve yine Avrupa ve Romalıların, “muhabbete” ihtiyaçları vardı. Çünkü hepsi de vahşi insanlardı! Ayrıca Yahudilerin, Roma imparatorluğu ile de uyum içerisinde olmaya ihtiyaçları söz konusuydu! İşte bu saydığımız nedenler, Hristiyanlığı kazançlı çıkardı!
(İleriki bölümlerde Şiilik-Sünnilik ve eski inançların şu ihtiyaç ve uyum görüşüyle birlik içerisinde olduklarını da açıklayacağız! Yani insanın ihtiyaç ve toplumsal kültür ile uyum içerisinde olması gerektiğine dair söylenen görüşleri de izaha edeceğiz!)
Sonuçta şunu diyebiliriz:
– “Hristiyanlığı İslam’a ya da İslam’ı Hristiyanlığa üstün görmek ya da karşılaştırmalı (mukayeseli) değerlendirmede bulunmak için çaba harcamak doğru değildir! Çünkü dinlerin her birisi, birbirinden farklı topluluklar içerisinde doğmuştur.
Örneğin İslam dininin içerisinde doğduğu topluluğun, devlet diye bir sistemi yoktu! Dolaysıyla da nebi Muhammed bir devlet kurmuştur!
Fakat Hz. İsa Mesih’in doğduğu Filistin bölgesi, Roma İmparatorluğunun yönetimi altında olduğu için, onların devlete ihtiyaçları yoktu! Ama İslam’ın buna ihtiyacı vardı! Bundan dolayı da İslam, “şeriat/kanun” gerçekleştirdi! Fakat Hristiyanlıkta “şeriat” yoktur! Çünkü Roma kanunları vardı! Bundan ötürü de şeriata ihtiyaç yoktu!
Dolaysıyla, dinlerin karşılaştırılmaları ve hangisinin daha üstün olduklarını iddia etmek ve yine “İsa mı üstündür Muhammed mi veya Hristiyanlık mı üstündür İslam mı?” gibi tartışmalara girmek ve bu uğurda kavgalı olmak doğru değildir! Bu dinlerin tümü, toplumsal ihtiyaçlardan husule gelmişlerdir ve o dönemin kültürüyle uyum içerisinde olmuşlardır!
O dönemde örneğin “kölelik kültürü” vardı ve bundan ötürü, İslam dininde de kölelik vardır! Fakat şu anda “insan hakları” bulunduğu için, İslam ve Hristiyanlığın bu alandaki görüşlerini değiştirmemiz icap eder. Çünkü bu durum (değişiklik), insan hakları ile uyum içerisindedir!
Dördüncüsü: “Acaba dünyanın Hristiyanlığa ve Hz. İsa Mesih’e bu denli yönelmelerinin ve onun bu kadar cazibiyetinin nedeni nedir?” diye bir soru akla gelebilir! Diğer bir deyişle, “acaba dünyadaki iki milyar beş yüz milyon insanın, yani neredeyse dünyanın 1/3’ünün Mesihi oluşu nedendir? Acaba bunun nedeni, bu dinin “muhabbet” dini olması mıdır?”
Yani “Hz. İsa Mesih, neden bu kadar tatlılaşmıştır? Onun bu güzelliğinin nedeni ve çekiciliğinin sebebi nelerdir?”
Evet, Hristiyanlık dininde bu kadar müsamaha ve muhabbetin bulunduğu doğrudur. Fakat bence, bu işin içinde bundan daha büyük şeyler vardır! Çünkü Bahailik, Ahmedilik vs. gibi inanışlarda da muhabbet ve barış söz konusudur! Fakat bunların hiç birisi Mesih gibi değillerdir!
Bence bunun nedeni, tüm peygamberlerin öyle olmasıyla birlikte, “Hz. İsa Mesih’in söylediği sözleri ile yaptığı eylemlerin birbirlerini doğrular nitelikte oluşudur!” Yani Mesih de aynen Sokrates gibi sokak düşünürüydü! Sokrates’in sonsuzlaşmasının nedeni, ne onun herhangi geriye bıraktığı bir kitabıdır (ki böyle bir kitabı yoktur!), ne de herhangi birisinden aldığı felsefe dersidir, buna rağmen o hem sonsuzlaşmış hem de en büyük filozoflardan birisi olmuştur! Çünkü onun da sözleri yaptıklarını tastık ediyordu!
İsa Mesih, dar ağacına çekilince, tüm Havarileri savaştı ve sonradan onun ne kadar azametli biri olduğunu anlayıverdiler!
Daha açık söylemek gerekirse onu ancak, dar ağacına çekilmesinden sonra, kendisini insanlık için feda ettiğini ve kefaret ödediğini idrak edebildiler! Böylece de Hristiyanlık, artık önü alınmaz bir şekilde yayılıp gitti! İşte bu çekiciliğinin arkasında, benim inancıma göre gaybi güç ve gizli bir el vardı! Yoksa günümüze dek binlerce insan da dar ağacına çekilmiş, fakat bunlardan hiçbirinin ismi anılır olmamıştır. İşte o gizli el, sonsuzlaşması için onu dar ağacına çektirmiştir! Dolayısıyla, tüm iyi insanlar, havarileri ve salih kullar, onun getirdiği o dinin yayılması için harekete geçmişlerdir!
-
Gözaltına alınan Doruk Madencilik işçileri serbest bırakıldı: ‘Hakkımızı almadan gitmeyeceğiz’
-
Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel tutuklandı
-
Erkan Saltan: O kadar düşünüyorum!
-
ABD-İran müzakerelerini bekleyen yatırımcılar nedeniyle küresel piyasalarda tedirginlik sürüyor
-
Macron, Paris’te Lübnan Başbakanı Selam’ı ağırlıyor
-
CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik: İmamoğlu 12 metrekare hücresinde de seçimi kazanır
