Ölümden Sonraki Hayat (5) (Vicdancıların Görüşü)
Hasan Kanaatlı
h.kanaatli@hotmail.com
Bu bölümde “ölümden sonraki hayat” hakkında “vicdancıların görüşü” nü aktarmaya çalışacağız!
Önceden “ölümden sonraki hayat” ile ilgili üç görüş aktarmıştık; Bunlar felsefecilerin, İslam alimlerinin ve reenkarnasyoncuların görüşleriydi! Şimdi aktaracağımız görüş, “vicdancıların görüşü” dür! Zaten ilk baştan “ölüm sonrası hayat” ile ilgili 4 görüşün bulunduğundan söz etmiştik! Bunların dışında bir de “Materyalistlerin görüşü” vardı ki, onlar bütünüyle ölüm sonrası hayatı inkardan gelmekteler! Ayrıca onlar; “nefsin” de madde olduğunu kabul etmekteler! Biz ise, nefsin soyut olduğunu kabul etmiş ve bu şekilde onu kabul edenlerin de 4 türlü görüşlerinin bulunduğunu aktarmıştık!
“Vicdancıların”, “ölüm sonrası hayat konusunun diğerleriyle farkı şudur:
-“İslam adına söylenilen cennet, cehennem vs., gibi inançları bunlar inkar ederler. “Reenkarnasyon” konusunu da reddederler! Çünkü; “İslamcıların ve reenkarnasyoncuların ellerindeki delillerin pek te fazla güçlü olmadıklarını” iddia ederler!
“Vicdancıların” bu görüşleri 4-5 esas üzere dayalıdır! Bu kesimin görüşlerinin vuzuha kavuşması için önce bu esasların açıklanması gerekir!
Birinci esas şudur:
-“Derler ki, insan 3 unsurdan müteşekkildir: 1- Beden. 2- Nefis. 3- Ruh.
Vicdancıların bu görüşü, diğerlerinin görüşlerinden alınmadır! Örneğin Eflatun, insanı oluşturan şeyin “beden ve ruh” olduğunu söyler! İslam alimleri “beden ve ruh” ya da “beden ve nefis” derler. Felsefeciler yalnızca “ruh” derler. Fakat vicdancılar bunların tümünü kabul edip, insanı oluşturan şeyin “beden, nefis ve ruh” olduğunu söylerler.
İslam alimleri, kimi zaman “ruh” ile “nefsi” karıştırır, insan oluşumunun kimi zaman “beden ve ruh”tan, kimi zaman da “beden ve nefis”ten olduğunu söylerler! Yani bu görüş (nefis mi ruh mu görüşü), İslam alimleri içerisinde hala dahi netlik kazanmış değildir! Fakat vicdancılar açısından insan; “beden, nefis ve ruh” üçlüsünden müteşekkildir!
“Nefis”; şehvet, bedensel ve akıl gücü, duygular ve tepkilerden ibarettir! Bunların tümü, maddi olan şeyler değildirler! Hatta kimi zaman nefis, “şer” kaynağı da olabilir! “Ruh” ise böyle değildir!
Eflatun “ruh” hakkında şöyle der:
-“Ruh, yüce bir makamdan, yüce ve misal aleminden gelmektedir!”
Eflatun’un bu sözünden kastettiği şey, ruhun “ilahi” oluşudur! Yani bu görüşü esas kabul eder isek, Kuran’ın söylediği:” Ruhumdan ona üfleyince…!” (Hicr:29) ayetindeki “ruh”, “hayat ruhu” değildir! Hayat ruhunda insan ile hayvan müşterektirler! İslam alimleri de işte bu ruh ile insan nefsini birbirleriyle karıştırmışlardır! Oysaki “hayat ruhunda/nefsinde” insan ile hayvan müşterektirler! Bu nefis, her ne kadar soyut olsa dahi yok oluyor!
Nefsin soyut olmasıyla ilgili deliller, onun yok olmayacağına dair yeterli deliller değildirler! (Bununla ilgili yeterli bilgiler ileride verilecektir!)
Beden topraktandır! “Hayat ruhu” da nefistir! “Nefis”; şehevi şeylerden ve duygulardan müteşekkil bir “ruhtur!”
Arapçada “nefis” in mastarı (çıkış kaynağı) ile “nefes’in” ki aynıdır! Araplar “insanda canın bulunduğunu tarif etmek için, “bunda nefes vardır” derler! “Ruh’un” da çıkış kaynağı, “riyah” ın (rüzgârın) kı ile aynıdır ve “hava” anlamındadır! Yani Araplar “ruhu”, “hava” gibi tasavvur ederler! Dolayısıyla, Araplara göre “ruh”, bütünüyle “beden” değil, ama hava gibidir! Fakat madde değildir Soyut bir varlıktır!
İkinci esas şudur:
“Nefis”; beden ile ruhun ortasında bir yerdedir! “Ruh” ise, bütünüyle soyut bir varlıktır! Bedense, somuttur!
“Nefis”; hem soyut hem de birtakım güçlerden terkip edilmiştir! Dolayısıyla, salt soyut bir varlık değildir!
Önceden İbn Sina, Eflatun vs.’den nefsin sonsuz hayata sahip olmadığına dair deliller zikretmiştik! Onların da getirdikleri ilk delilleri, nefsin soyut olduğuyla ilgiliydi!
“Vicdan” görüşüne sahip olanlar ise şöyle derler: “Hayır! Nefis salt soyut bir varlık değildir! Bir takım şehevi vs. güçlerden oluşmuştur!
Allame Tabatabai de “Usul-ü Felsefe” isimli eserinde şöyle der:
-“Ene” (ben), her ne kadar soyut bir şey olsa da fakat “hayali” dir. Gerçekte “ene/ben” diye bir şey yoktur! O, yalnızca hayalden ibarettir! Yani “benlik”, arızi/itibari bir şeydir ve yalnızca zihinde mevcuttur! Bu (benlik) de bedenin ölmesiyle ölüp gidiyor. Dolayısıyla “nefsin” sonsuza dek kalacağına dair bir delilleri mevcut değildir! Tek delilleri, nefsin soyut oluşuydu!”
Vicdan görüşüne sahip olanlar da derler ki, “hayır, nefis de birtakım güçlerden terkip bulmuştur! Tek soyut olan varlık “ruhtur”! (Ruh ile ilgili bilgiler ileride verilecektir!) Dolayısıyla “nefsin” durumu, soyutun maddeye ilgi duyması türündendir!”
Önceden de bu konuya (insanı oluşturan beden ve ruhun konusuna) işaret etmiş ve demiştik ki; Eflatun ve Dekart, düaliteye (insanın beden ve ruh ikilisinden müteşekkil oluşuna) iman etmelerine rağmen, “soyut bir şeyin somut bir şeye olan ilgisini” izah etmemişlerdir! Oysaki “illet ve malul” (sebep ile sonuç) ilişkisi yasası şöyle der:
-“İlletin malul ile uygunluk içerisinde olması şarttır! Şayet illet madde ise malulün da madde olması gerekir!”
Yani malulün ilk illeti ile arasında münasebeti bulunmalıdır! Şayet ruhun bedende müessir olduğunu söyler isek ve aynı şekilde beden de ruha müessir ise, bu doğru kabul edilir! Yani beden hasta olur ise ruh da onun etkisinde kalır ve rahatsız olur. Aynı şekilde şayet ruh hasta olur ise, o da bedende etki yaratır! Örneğin savaşa giden birinin ruhu, onun bedeninde etki bırakır ve kendini ona göre uyarlar! Bu bilinen bir şeydir! O halde, birisi maddi diğeri de gayri maddi olan illet ile malul’ un arasındaki alaka nasıl çözülür? Ne Eflatun’dan ne Dekart’tan ve ne de herhangi bir feylesoftan bunu duymadık! Bundan dolayıdır ki biz (Yani vicdan görüşüne sahip olanlar), insan denilen bu varlığın 2 şeyden değil de 3 şeyden (beden- nefis- ruh) müteşekkil olduğunu söylüyoruz! “Nefis”, somut olan beden ile soyut olan ruhun ortasında bir yerdedir! Yani nefis, yarı somut ve yarı da soyut bir varlıktır! Aksi halde, illet ile malul yasasını tatbik etmek ve bunlar arasındaki alakayı/ilhakı oluşturmak mümkün olmayacaktır! Bunlar (beden ile ruh), aynen enerji konumundadır! Enerji de aynen hararet gibidir! Cisimdeki hararetin boyutu yoktur! Yani cismin uzunluk, genişlik ve derinlik gibi boyutları vardır, fakat hararet ve enerjinin böyle bir durumu yoktur! Ama yine de bilim insanları enerjinin madde olduğunu söylerler! Fakat “enerji, maddeye benzemeyen bir maddedir!” derler! Nefis de bunun gibidir! Yani nefis bütünüyle soyut değildir. Dolayısıyla nefis bir vasıtadır! Yani ruh nefise ve nefis te bedene tesir eder! Nefis; %50 soyut olması hasebiyle ruhta etki-tepki oluşturur ve %50 somut olması hasebiyle de bedende etki-tepki meydana getirir!
Şayet insan “beden ve nefis” ten oluşmuştur dersek, o taktirde “Materyalistleri” haklı çıkarmış oluruz! Çünkü nefis %50 boyutuyla maddedir ve bedenin yok oluşuyla bu da yok olmuş olur! Fakat insanın oluşumu “hem beden hem de ruhtandır” dersek, ruh da tabiat aleminden olmadığına göre, sorun da halledilir ve ölümden sonraki hayat da makul olur! Yok şayet “beden ve nefis” dersek, Materyalistler haklı çıkar! Dolayısıyla nefis, vicdancılara göre, beden ile ruhun (somut ile soyutun) ortasında bir yerde karar kılmıştır ve onun bu durumu da sorunun halledilmesine vesile olmaktadır!
Bu görüş hususunda düşünürler içerisinde bir tek şehit Sadr bu meseleye dikkat etmiş ve şunu demiştir: “Nefis; ortada bir yerde durmaktadır!” Bu sözünden kastının da “cevheri hareket” olduğunu belirtmiştir!
Evet, her ne kadar Sedrü’l- Müteellihin “cevheri hareketi” bulmuş olsa da fakat Şehit Sadr’ın vardığı sonucu elde edememiştir! Bu sonucu keşfetmek, Şehit Sadr’a nasip olmuştur!
Şehit Sadr, “Felsefetüna” isimli eserinde şöyle der:
-“Eflatun’un “seneviyat” konusundaki bu sorun, halledilmiş değildir! Yani soyut ile somut arasındaki ilişkinin ne olduğuna değinilmemiştir! Onun çözümü Sedrü’l- Müteellihin-i Şirazi’ye nasip olmuştur! Diğer bir ifadeyle; soyut ile somutun birbirlerine karşı ilişkileri, Molla Sadra tarafından halledilmiştir ve onu da “hareket-i cevheriyye” kavramı ile çözmüştür!
Molla Sadra’nın keşfettiği “cevheri hareket”, madde ile ruhun arasındaki bir köprüdür! İşte “nefsin ortada yer alması” budur ve bu sonucu keşfedenin de şehit Sadr olduğunu söyledik! Ayrıca şehit Sadr bununla ilgili şunu da söylüyor: “Madde, cevheri hareket ile kendi varlığında kemale eriyor ve tekâmül esnasında da maddeliğinden soyutlaşıyor!”
Şehit Sadr “Felsefetüna” isimli eserinin son bölümünde uzunca yazıyor ve sözünün sonunda şunu da söylüyor:
-“Bu hareketin özü, somut ile soyutun arasındaki bir köprüdür!” Yani şehit demek istiyor ki, “ortada bir durumun varlığı şarttır ve bu da harekattır!”
Vicdan görüşünü savunanlar diyorlar ki; hayır, bu hareket yoktur! İnsanın nefsi aracıdır! Yani “nefis” te hem somut hem de soyut boyutlar vardır! Nefis de aynen enerji gibidir! Somut ile soyutun ortasında bir yerdedir ve “orta durumdan kasıt, “Cevheri hareket” değil de budur!” Yani “Cevheri hareket” ayrı bir şeydir!
Üçüncü esas; “Ruh” tur!
Peki “Ruh” nedir?
Vicdancılara göre “ruh” “vicdandır”! “Bunu (vicdanı) ilk bulan da ünlü feylesof Kant’tır. O şöyle der:
-“İnsandaki “ruh” değildir! Çünkü ruh, çok karışık bir şeydir. Varlığı ya da yokluğu bilinebilecek bir şey değildir! Fakat “vicdan” bilinen bir şeydir ve bütün beşer bireylerinde mevcuttur, onun varlığını her kes hisseder!
“Vicdan” insanları hayır işleri yapmaya emreder! Onları kötülüklerden engeller! Rezillik yapmalarına engel olur. Onları güzel yollara davet eder!
İnsanların tümünde zayıf da olsa “vicdan” vardır, fakat “ilahi ruh” büyük bir çoğunlukta mevcut değildir! Ayrıca “vicdan”, bedene de ait değil ve soyut bir varlıktır!
Beden sürekli bir şekilde seyir halindedir. Yani yokluk ile varlık arasında gidip gelmektedir! Beden “cevheri harekete” sahiptir! Yani bu harekete sahip olan her şey, yokluk ile varlık arasında gidip gelen bir şeydir! Örneğin filmlerdeki resimler sürekli hareket halindeler! Her bir resim, bir saniye içerisinde kaç kez varlık ile yokluk arasında gidip gelmekteler! O filmleri oluşturan da bu hareketlerdir! İkinci bir resim de bir saniye içerisinde onun peşi sıra geliyor ve yok oluyor. Üçüncüsü vs. aynı bu şekilde bir saniye içerisinde kaç kez gidip gelmeler ile filmi bu şekilde oluşturuyorlar!
Bizler de bu alemde filmlerdeki gibiyiz! Şu anda varız, bir saniye sonra da yok olacağız! Anlığı yaşıyoruz, hem var oluyoruz hem de yok oluyoruz! İşte tabiat hayatı böyledir!
Ayrıca tabiat alemi (beden) ilme tabidir! Yani cebir ilmine boyun eğmektedir. Fakat vicdan böyle değildir, çünkü vicdan sabit bir şeydir ve onda değişim yoktur! İkincisi; vicdan da özgürlük vardır! Vicdan, “ahlaksal hürriyete” sahiptir ve bu durum, yalnızca insana hastır! Dolayısıyla, vicdanın başka bir aleme tabi olduğunu buradan anlıyoruz!
Yani insan iki alemde yaşıyor! Bunlardan birisi, bedenin içinde yer aldığı “zaruret alemi” dir, diğeri de ahlaksal değerlerin ve hakikatlerin içerisinde yer aldığı sebat alemi olan “yücelikler alemidir”! Örneğin başka bir aleme ait olan fazileti, hakkı, adalet gibi değerleri (cevherleri) sevmek, insanın ruhunun da başka bir aleme ait olduğunun göstergesidir! Ayrıca bu değerler de soyutturlar. Bundan dolayı da ölümden sonra kalacak olanlar bunlardırlar! Ve yine insanların tümü de ölümden sonra sonsuza dek kalacak değillerdir, yalnızca vicdana (bu değerlere) sahip olanlar kalacaklardır!
Dikkat ederseniz vicdan görüşüne sahip olanlar dördüncü esası yalnızca salihlerin üzerine tesis ediyorlar ve derler ki, ölümden sonraki hayatı, yalnızca salih kimseler ve vicdan sahipleri elde edeceklerdir! Çünkü “vicdan”, ilahi nurdur. Allah’ın Kuran’da söylediği:” Ruhumdan ona üfürünce” (Hicr: 29) ayetinde geçen “ruh”un anlamı da budur! Bu nefih/üfleme, bedendeki hayat ruhu değildir! Bu ruh, aynen hayvandaki hayat ruhunun aynısıdır ve tedricidir! İnsanlar kemalleştikçe bu nefih aynen güneşin ışını/enerjisi gibi ona işlenir! Bir ağaç, ne kadar güneşin enerjisine maruz kalırsa, o kadar onun enerjisinden kesp eder! Fakat güneşin enerjisi/nuru insanın ya da bitki ve ağacın dışındadır! İlahi nur da aynen öyledir! Dışarıdan gelip, insanlığın ruhu ve nefsiyle birleşiyordur! Nefsin “ene” si ile “ilahi vicdan” arasında bir kapışma sağlıyordur! Şayet nefis/ene, vicdanı kuşatıyor ise, sonunda vicdan ölüyordur! Böylece de insandan geriye yalnızca beden ve nefis kalıyordur! Bunlara da sonsuz hayat yazılmıyor ve bu insan, aynen hayvan gibi oluyor!
İslam alimleri hayvanlarda “nefsin” bulunduğunu ve soyut olduğunu söylerler, fakat ölümden sonra hayvanlara hayatın yazılmadığına da inanırlar! Yalnızca insana yazıldığını iddia ederler! Peki bu ikisinin farkı nedir? Yani hem insanda hem de hayvanda “hayat nefsi” mevcut iken ve aralarında da hiçbir fark yokken, birine hayat hakkının yazılıp diğerine yazılmadığının nedeni nedir?
Aralarında elbette ki fark vardır ve tek farkın, insanda “vicdan” ın bulunduğu hayvanda bulunmadığıdır! Çünkü vicdan özgür ve sabit olan bir değerdir! Bu değer ise içerisinde bulunduğumuz bu tabiat alemine ait değildir! Bu gibi değerler Allah’a ait değerlerdir, çünkü tüm değerlerin mihveri/merkezi Allah’tır! Yani asıl değerler, Allah hakkında söylenen “esmaü’l- hüsna” dır! Bu değerler; aslında Allah’tan birer nurdur ve aslına rücu ederler! Hayatta kalıp ölümsüzleşenler de bu değerlerdirler! Çünkü Allah hay, baki, ezeli ve ebedidir! Dolayısıyla, Allah’tan olan değerler (ruh) da yine onun zatı gibi hay, baki ve ebedidir!
Beşinci esas; “şahsi kimliktir!”
Bir önceki yazımızda da ölümden sonraki hayatta “şahsi kimlik sorunundan” bahsettik ve şunu söyledik:
– “Acaba insanın şahsiyeti değişken midir değil midir? Şayet değişken ise ve örneğin ‘Allah’ ta fani olursa’ bu, bizim konumuzun dışında olur! Bizim konumuz; ‘insanın asıl şahsi kimliği’ ile ilgilidir! Acaba insanın bu şahsi kimliği ölümden sonra kalıyor mu kalmıyor mu?”
Şayet reenkarnasyoncuların dedikleri gibi olur ise (yani insan öldükten sonra onun ruhu bütün hızıyla başka bir bedene nakil olursa), bunun bizim konumuzla ilgisi olur mu? Dolayısıyla burada bize lazım olan şey; ölümden sonraki hayat ile ilgili insanın şahsi kimliğidir! Yani bu insanın dünya/tabiat aleminde yaşadığı müddet içerisinde elde ettiği şahsi kimliği, ölümünden sonra da kalacak mıdır yoksa değişecek midir? İşte bu sorunun, şimdi izahına çalışacağımız bu “beşinci esas” ta çözüme ulaşması gerekir! Ve biz burada ruhun Allah’ta fani olduğundan değil, “şahıs” ve “şahsiyet” ten söz ediyoruz!
“Şahıs”; yani sen, ben, o’dur. “Şahsiyet” ise toplum içerisinde oluşan bir “kişiliktir!” Diğer bir ifadeyle “şahsiyet”; ben, sen ve ondan, toplumdakilere yansıyan şeydir!
Her insanın kendinde bir “ben” i ve bedeni vardır ve bir de insanların zihinlerinde oluşturduğu bir “benliği” (kişiliği) vardır. Yani her insanın akrabalarının, arkadaşlarının ve ötekilerin kalbinde etki bıraktığı kendisiyle ilgili bir takım bilgi ve etkileri vardır! Buna “şahsiyet” denir! İnsan; bir tek bedeninde olduğunda, bunun “şahsiyeti”, yalnızca “şahsı” olur! Ölümden sonra kalıca olan, onun “şahsı” değil de “şahsiyetidir!” Daha açık söylemek gerekirse; aslında insan ölmüyor, çünkü insanın kendisi hakkında oluşturduğu “şahsiyeti”, hayattaki baba, anne, evlat, eş, dost ve edindiği çevresindeki insanların kalplerinde mevcuttur!
Yine her insan baba, anne, arkadaş ve çevresini hep kalbinde hissetmektedir! Buna “nefsani vücut” denir! Yani insan kendi nezdinde “şahsi varlıktır”! Diğerlerinin nezdinde ise “nefsani varlıktır”!
Allah da öyledir! Allah’ın dış varlığı (şahsi varlığı) ile ilgili hiçbir şey bilmiyoruz! “Nefsani Allah”, tüm insanların kalbinde bir nurdur! Yani “nefsani Allah”, “mutlak Allah’tan” bir nüsha ve fotokopidir! Buna; “Allah’ın insanlaştırılmış şekli” denir! İşte bizim işimiz bu “insanlaştırılmış Allah” iledir! Yani bizler sürekli bu Allah ile irtibat içindeyiz!
“Bizler sürekli güneş ile irtibat içindeyiz” derken, tabi ki güneşin kendisiyle irtibat içerisindeyiz demek istemiyoruz, ancak güneşin ışın ve enerjisi ile irtibat içerisinde olduğumuzu kastediyoruz! Aynen öyle bizler; ölümden sonra insanın Allah’a gittiğini ve O’nunla birlikte olduğunu söylediğimizde de onu kastetmiş değilizdir!
Biz, ölümden sonra insanın baki kalacağını söylerken de o insanın şahsiyetinin insanları kalplerinde yer edinip o şekilde ebedileşeceğini söylemek istiyoruz! Tabi ki bizler öteki (metafizik) alemi bilemeyiz ve orası bize örtülüdür! Örneğin Hz. İsa (as) şu ana kadar iki milyar kendine inanan insanın kalbinde yaşıyordur! Her ne kadar bundan iki bin yıl öncesinden ölmüş olsa da bu bir gerçektir! İşte ölümden sonraki hayatın varlığı bu varlıktır!
Bu varlık, aynen imam Hüseyin, Gandhi ve diğer ıslahçıların varlığı gibidir! Mucitlerin varlığı da böyledir! Bunlar da yaptıkları hizmetler içerisinde mevcutturlar! Bundan dolayı da insanların kalplerinde hep varlıklarını korumaktalar ve yaşayan varlık da bu türden varlıklardırlar! Nitekim Kuran- Kerim de bunlardan haber vererek şöyle der:
-“Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin. Onlar diridir ama siz anlamazsınız!” (Bakara: 154)
“Onlar diridir” sözünde geçen “diri” likten kasıt, bu dünyadaki diriliktir! Yoksa her kes şunu çok iyi bilmekte ki kıyametten sonra bütün insanlar dirileceklerdir! Ya cennete ye da cehenneme gireceklerdir! Fakat şehitler, yalnızca onlara has olmak üzere şu anda dünyada hayattadırlar! Tabi ki şehitlerin diri oldukları yer de insanların kalpleridir! Çünkü şehitlerin kendileri, örneğin savaş şehitleri yüzü suyu hürmetine ülkeler özgürlüklerine kavuşurlar! Çanakkale şehitleri, 15 Temmuz şehitleri vs. ülkemizin özgürlüğüne sebebiyet vermişlerdir! Dünyadaki her milletin rahatlığı, o türden ıslahçıların sayesinde olmuştur ve o ülkelerin milletleri hep onlara medyundurlar! Yani Musa, İsa, Muhammed, Ali Hüseyin vs. gibileri öldüler ve artık öteki dünyada yaşamlarını sürdürüyorlardır değil, onlar ölmelerine rağmen ışın ve enerjileri hala dahi yer yüzünde bulunmakta ve insanları yönlendirmektedirler!
Denilebilir ki Hitler, Cengiz, Timur Han vs. de öyledirler! Evet, bunlar da tarihtedirler, fakat bunların varlığı yalnızca isim iledir! İnsanların hayatlarında bunların müspet etkileri yoktur! Dolayısıyla biz, bu dünyada insanların hayatlarında müspet etki bırakan ıslahatçı insanları kastediyoruz! Örneğin Hz. İsa (as), salih insanların ahlakında müspet etkiler bırakmaktadır! Bundan ötürü Hz. Mesih, o insanların kalplerinde yaşadığı içindir ki ona inananlar ahlaklı oluyorlar!
Yuhenna İncilinde Yuhenna’nın şöyle bir sözü geçer:
– “Kimin oğlu varsa, onun hayatı vardır! Kimin de oğlu yoksa, onun için hayat söz konusu değildir!”
Yani “İbnullah/Allah’ın oğlu” Hz. Mesih’tir! Kim Allah’ın oğlu İsa Mesih’e iman ederse, manevi olarak insanların kalbinde onun için hayat vardır! Kimde de “İbn/oğul/vicdan” yok ise, onun için hayat da yoktur!
Yani “hayvani hayat”, hayat değildir! Hakiki hayat; “oğulun”, ya da “vicdanın”, kalpte olmasıyla mümkündür! İşte böyle bir insan “Müstazafları/ezilmişleri” sever, zalimlerin karşısında duru ve bu gibi durumlar “canlı olanların” etkileridir! Bu canlılığını koruyabilenler hiç fark etmez ister binlerce yıl önceden ölmüş olsunlar ister şimdi! Her zaman onlar insanlara etki yapmaktalar!
İşte ahiret hayatı denilen hayat budur! Böylesine bir hayat, yalnızca kıyamet koptuktan sonraya ait olan hayat değildir! Yani hayat, ölüm ile bitti, artık onun hayatla ilgisi kalmadı denilmez! Hayır! O türden insanlar hala dahi yaşamaktalar!
Bu konuyu da çok kısa bir şekilde burada noktalamış olduk!
-
Sanatçı Ferdi Atuner hayatını kaybetti
-
Merkez Bankası nisan ayı faiz kararını açıkladı
-
İran: Hürmüz Boğazı’nda iki gemiye el koyduk
-
Papa 14. Leo, Ekvator Ginesi’nde ‘iktidar hırsı’ ve eşitsizliği kınadı
-
Ursula Von der Leyen’in Türkiye açıklaması krize yol açtı
-
Kiev: Zelenskiy ve Putin Türkiye’de görüşsün
