Hasan Kanaatlı: Beşerîleştirilmiş Din İle Metafizikleştirilmiş Dinin Farkı!
Hasan Kanaatlı
h.kanaatli@hotmail.com
Bu önemli konuya girmeden önce, şunu söylemekte fayda görüyorum, şöyle ki:
Tüm konuların hem “tespit” hem de “teyit” tarafı vardır! Dolayısıyla, her “tespit”, “teyit” ve her “teyit” de tespit” değildir! Büyük çoğunluk bir konuyu “tespit” eder ama “teyit” etmez, kimileri de “teyit” eder, fakat “tespit” edemez! Hem “tespit” hem de “teyit” büyük düşünür ve ariflerin işidir!
“Tespit”; zihinsel bir iştir ve yeri zihindir, “teyit” ise gönül işidir ve yeri kalptir! Kalbin her şeye rıza göstermesi zordur! Bundan ötürü kalp, bir şeye %100 yakîn etmeden, o şeyi “teyit” etmez!
Bir şeyi tespit etmeden ve dip derinliklerine inmeden, sadece halk kabul ettiği için onu kabul edip “teyit” etmek avamın işidir! Bundan dolayı avamın teyit ettiği birçok konu şüphelidir! Teyit etmiş gibi gözüktükleri şeye iman etmeden dünyalarını terk edip giderler!
“Hilafet” ve “imamet” konusu da böyledir! Bu konuları, kimileri tespit edip teyit etmemişlerdir, kimileri ise teyit etmiş, fakat tespitte bulunamamışlarıdır! Fakat üçüncü bir kesim de vardır ki hem teyit hem de tespit etmişlerdir! İşte bu kesim, bilge müminlerdir!
Kanaatim o ki, Müslüman dünya görüşünün olgunlaşması ve yine hilafet ve imamet konusunun iyi anlaşılması için, dinin beşerîleştirilmesi ve metafiziklikten uzaklaştırılması daha isabetli olur! Çünkü insan, metafizik (aşırı teoloji içeren) bir din ile ünsiyet kurmakta zorlanıyor! Bundan ötürü dinin daha beşerî, anlaşılır, anlamlı, hatta daha faydalı kılınması önemlidir!
Dolayısıyla, bir dinin “beşerîleşmesi” için, onun metafizik taraftan biraz olsun uzaklaşması ve “vakia’ya” (somut gerçeğe) yaklaşması gerek!
Burada, bunu anlamak için bu iki kavram çok önemlidir; O kavramlardan biri “temenni”, diğeri de “vakia” dır!
“Temenni”, daha çok metafizikseldir! Fakat “vakia”, gerçeğe daha yakındır! Örneğin: “Bir toplum kendisini değiştirmedikçe, Allah da onlara verdiğini değiştirmez!” (Ra’d: 11) ayeti, “vakiaya” delalet eder. Yani Allah diyor ki, “bir toplum ne ise, onun karşılaşacağı lider de akıbette ona uyar! Dolayısıyla ayet, tamamen bir “vakıayı” anlatıyor! Ama: “İtaat ediniz Allah’a, itaat ediniz resule ve sizden olan emir sahiplerine de!” (Nisa: 59) ayeti, bir temennidir!
Temenni derken, aslında bir emirdir! Fakat sonuçta emir de bir temennidir! Yani bir dileğe ve isteğe dayanır! Allah; “bu emre uyun” diyor! Daha açıkçası temenni, bir dileğe ve isteğe dayanır! Fakat diğer taraftan bir kavim resule veya Ali’ye uymaya layık değilse, onun yerine Muaviye’ye uymaya layık ise, peki o taktirde ne olacak? Tabi ki burada “vaka/realite” ile “temenni/idealite” çelişecektir ve tarih boyunca da her zaman “vaka/realite” “temenniye/idealiteye” galip gelmiştir! Bizim de din ile ünsiyet kurabilmemiz için “vakaya” da önem vermemiz gerekir! “Dini”, yalnızca “temenni”, “emir”, “helal” ve de “haram dini” şeklinde ele aldığınızda, onu sürekli insan ötesine, insan üstüne ve metafizik tarafa çıkarmış olursunuz ve haliyle de böyle bir din, sadece “anlatıda” kalır! O nedenledir ki, İslam dünyası o dini, bir türlü amele dökememiş, ahlakına yerleştirememiş ve yalnızca cami ve hutbelerde anlatılan, medrese ve ilim havzalarında teorisi yapılan bir halde kalmıştır! Çünkü İslam, sürekli “temenni” ve “nehiy” dini olmuş ve beşerin ünsiyet kuracağı bir hal alamamıştır! Ayrıca “vakaya/realiteye” uygun “vaka dini” anlayışı İslam’daki hiçbir mezhepte gelişmemiştir! Buradan yola çıkarak, hilafet ve imameti de “vakaya” uygun anlamaya çalıştığımız zaman, görürüz ki “vakada” gerçekleşen şudur:
– “Evet, Allah ve resulü Ali’ye işaret etmiş ve onu “temenni” etmiştir fakat, “vakada” hilafet, bir şartı daha “extradan” gerektirmiştir ve o da “toplumsal uzlaşıdır!”
Toplumsal uzlaşı şartı da imam Ali’de gerçekleşmediği için, her ne kadar Allah ve resulü Ali’ye işaret etse ve onu temennide bulunsa da yine Ali halife olamamıştır! Dolayısıyla, bu “vakayı” da görmek lazım! Nitekim Ehl-i beyt imamları bu vakayı Şiilerden daha çok görmüştür ve Osman’dan sonra imam Ali, hilafete yanaşmak istememiştir! Yine imam Zeynel Abidin, Muhtar Sakafi’nin teklifine sıcak bakmamış ve en sonunda da bu toplumsal uzlaşı gerçekleşmediği için, imam Mehdi gaybete çekilmiştir! Çünkü vakayı buyuran ayette söylendiği gibi; “bir toplum kendi durumunu değiştirmez ise, Allah da onların durumunu değiştirmez!” Yani bir toplum bir lidere layık değilse, o yetkinliği ve o kemali yoksa, Allah da o topluma uygun olan liderler verir! Ayrıca o toplum kendisini yetiştirene kadar, imamını da gaybette tutar! Şia bunu başka türlü anlayamaz! Ben de bunu böyle anlıyor ve böyle demek istiyorum ve diyorum!
Dolayısıyla, tekrar diyorum:
Birincisi ben, dinin “metafizikleştirilmesinden” yana değilim, “beşerileştirilmesinden” yanayım!
İkincisi, şayet “din” i, “temenni” ve “vaka” dini diye ikiye taksim eder isek ben, “vaka dinini” önemserim! Örneğin: “Bir toplum kendisini değiştirmedikçe Allah da onlara verdiğini değiştirmez” (Ra’d: 11) ayeti, “vaka dinini” temsil eder! “İtaat ediniz Allah’a, itaat ediniz resule ve sizden olan emir sahiplerine de” (Nisa: 59) ayeti ise, “temenni dinini” temsil eder!
İşin gerçeği ben, Şia’nın sürekli “temenniye” yoğunlaştığını ve metafizikleşmiş” dine temayül ettiğini müşahede etmekteyim! Bu nedenle de vaka’ dan uzaklaştığı kanaatindeyim ve hilafetin, “vaka” açısından şartının “toplumsal uzlaşı” olduğuna inanıyorum. Fakat “temenni dini” açısından toplumsal uzlaşı şartı vuku bulmadığı için, “şayet şart olmaz ise, meşrut vuku bulmaz!” kaidesi gereği, imam Ali’nin hilafeti vuku bulmamıştır diye düşünüyorum! Nitekim şu andaki İran’da Şiiler de kendi lideri olan “Velayet-i Fakihi” toplumsal uzlaşı şartı bulunmadığı ve imam gaybete çekildiği için, şura yöntemiyle seçmekteler! Yani bu vakayı görmek ve bunun üzerinde düşünmek bile bu konuda anlaşılmam için önemli bir neden teşkil e
VASİYET KONUSUNA GELİNCE
Şayet peygamber “vasiyet” yazsaydı ve imam Ali de hilafete tayin edilseydi “din berbat olurdu”! Şöyle ki:
– “Sokrates gibi kadim, İbn Sina ve Gazali gibi yeni düşünür ve filozoflar, sebepleri çeşitli kategorilere ayırmışlardır. Örneğin onlar; “maddi sebepler”, “suri sebepler”, “gai sebepler”, “muharrik sebepler”, “tam sebepler”, “eksik sebepler”, “doğrudan sebepler” ve “dolaylı sebepler” gibi bir takım sebeplerden söz etmişlerdir!
Şayet sebepler üzerinden yola çıkar isek, peygamber vasiyetini yazsaydı ve imam Ali de bu vasiyete binaen halife olsaydı, “dini berbat ederdi!”
Bu sözümden kastım, peygamber ve imam Ali’nin doğrudan dini berbat etmeleri değildir elbette! Kastettiğim şey, bunların dolaylı bu işe sebep olmalarıdır! Çünkü sahabe içerisinde bir sürü münafıklar vardı! Peygamberin dizinin dibi bunlarla doluydu ve kalpleri henüz dahi dine ısınmamıştı! Aslında İslam’ın berbat edileceğine sebep olacak olan onlardı! Fakat “peygamberin yazdıracağı o vasiyet” onların eline bu malzemeyi verme ihtimali olduğu için, onlar “dolaylı” bir sebep olabilirdi! Nitekim peygamber de bu tehlikeyi gördü ve vasiyeti yazmadı veya yazdırmadı. Oysaki yazmak isteseydi yazardı, diretirdi, iradesini ortaya koyardı ve ölsem de yazacağım derdi. Fakat görüyoruz ki peygamber bunu yapmadı! Hatta:
– “Ey peygamber! Bildir sana Rabbinden indirilen emri ve eğer bu tebliği ifa etmez isen O’nun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah, seni insanlardan korur!” (Maide: 67) ayetinin sonunda bile diyor ki, “korkma, Allah seni insanlardan koruyacaktır!” Demek ki peygamberin bir endişesi de vardı ve peygamber, bu endişeyi ölene kadar da taşımıştır! Yani Ali’yi işaret ettiğinde ve onu vasiyetinde belirttiğinde, bunun bir tehlikeye, musibete ve İslam’ın harap olmasına yol açacağı endişesini hep taşıyordu! Peki peygamber böyle bir endişenin gerçekleşmesine sebep olsaydı, doğrudan mı sebep olacaktı yoksa dolaylı olarak mı sebep olacaktı?
Tabi ki doğrudan sebep olmayacaktı! Doğrudan sebep olanlar İslam düşmanlarıdır! Fakat onları tahrik edecek bir unsur olarak bu vasiyet ortaya çıksaydı, o taktirde bu vasiyet “dolaylı sebep” hükmünde olacaktı. Nitekim imamlar da zaten bunu bildikleri için, imam Ali’ nin hilafetini peygamberin vefatından sonra çok güçlü bir şekilde savunmamışlardır! Hatta imam Ali’nin kendisi bile Osman’dan sonra hilafeti reddetmiş ve üç gün kendisine biat edilmesine yanaşmamıştı!
***
Hz. Peygamber (s) imam Ali ile ilgili bayağı faziletli sözler söylemiştir, fakat kimileri bunları, onun makamı olarak anlamışlardır! Oysaki fazilet makamdan önce gelir, şöyle ki:
Birincisi, makam denilen şey, zaten fazilete dayanır! Yani bir fazilet, o şahısta olmaz ise, o şahıs o makama getirilmez!
İkincisi, İnsanlar genelde ilahi makamdan daha ziyade fazilete bakarlar! Yani “nisbiyet” (görecelilik) ilişkisi çok önemli bir kavramdır! “Nisbiyet”; yani kime nispetle fazilettir, kime nispetle makamdır! Allah’a nispetle makam olabilir! Fakat, dinin beşerileşmesinden söz ettiğimize göre beşer, ilahi makama değil de “fazilete” bakar! Yani beşer bakar Ali mi ahlaklıdır Muaviye mi! Ali mi akıllıdır Muaviye mi! Şayet beşer yetkin ve kâmil ise, faziletli olanı tercih eder! Dinin beşerileşmesi açısından da “fazilet”, “makamdan” daha çok önem arz eder! Çünkü fazilet, beşere hitap eden bir yöndür! Fakat metafiziksel (insandan uzaklaştırılmış) din açısından Allah katında tabi ki makam olabilir! Ama makam dediğiniz şey de zaten en nihayetinde fazilete dayanıyor! Yani o fazilet onda olduğu için, o makama sahiptir! Şayet Ali akıllı değil de deli olsaydı, acaba imam olabilir miydi? İmamlık makamına erişebilir miydi? Bunlar birbirinden koparılacak, ayırt edilecek kavramlar değillerdir! Kısacası, fazilet de makam da birbirinin gereği olan şeylerdir! Diğer bir ifadeyle, şayet fazilet varsa, makam olur! Fazilet olmazsa makam da olmaz! Dolayısıyla fazilet sebep, makam sonuçtur ve hatta makamdan daha önemlidir!
*** *
Ayrıca tarihsel bir bilgi olarak şunu da söyleyeyim ki; cahiliyet dönemi Arapları, İslam öncesinde liderlerini seçerlerken, “şura yöntemini” kullanarak seçiyorlardı! Yani kabilenin ileri gelen yaşlı ve büyükleri bir araya gelir ve birini kendilerine lider seçerlerdi. Şayet iki aday eşit oy almış olsaydı, biri adaylıktan çekilinceye kadar beklerlerdi! Çekilmezlerse, savaşırlardı! Kim galip gelse, lider de o olurdu!
Fakat imametin siyasi versiyonu “hanedan monarşisidir!” Yani bir aile gelecek, çocukları da devamlı olarak iktidarda bulunacaktır! Kısacası imamet, “hanedan monarşisi” şeklinde bir şeydir! Dolayısıyla, Arap kültürüne uymuyordu! Ama Fars, Türk ve Rum kültürüne uyuyordu! Bu sebeple de Arap kültüründe olmadığı için, Arapların bunu içselleştirmesi zordu ve bundan dolayı da acemlerde (Arap olmayanlarda) imamet kabul gördü, fakat Araplarda tutmadı!
-
Sanatçı Ferdi Atuner hayatını kaybetti
-
Merkez Bankası nisan ayı faiz kararını açıkladı
-
İran: Hürmüz Boğazı’nda iki gemiye el koyduk
-
Papa 14. Leo, Ekvator Ginesi’nde ‘iktidar hırsı’ ve eşitsizliği kınadı
-
Ursula Von der Leyen’in Türkiye açıklaması krize yol açtı
-
Kiev: Zelenskiy ve Putin Türkiye’de görüşsün
